Tanrı’da İki Ayrı İrade Mi Var ?
Tanrısal Seçim ve Tanrı’nın Herkesi Kurtarma Arzusu
John Piper
Bu yazıdaki amacım, Kutsal Yazı’dan, Tanrı’nın herkesin kurtulmasını istemesinin (1. Timoteos 2:4) ve kurtulacak olanları şartsız bir şekilde seçen iradesinin aynı anda var oluşunun aslında tanrısal bir şizofreni veya yorum karmaşıklığı olmadığını göstermektir. Buna göre bu yazıda, şartsız seçilmişliğin Tanrı’nın herkes için olan merhametiyle çelişkide olmadığını ve dünyadaki bütün insanlar arasındaki kaybolmuş kişilere içten bir şekilde yapılan kurtuluş davetini geçersiz kılmadığını göstereceğim.
1. Timoteos 2:4, 2. Petrus 3:9 ve Hezekiel 18:23, Tanrı’nın iradesinin evrensel olarak herkesi kurtarmak istemesi konusunda Arminyanizm’in temel direkleri olarak tanımlanabilir. 1. Timoteos 2:1-4’te Pavlus, sakin ve huzurlu bir yaşam sürebilmemiz için krallar ve bütün yönetimdeki kişiler için dua etmemiz gerektiğini ve bunun, herkesin kurtulup gerçeğin bilincine erişmesini isteyen (thelei) Tanrı’nın gözünde iyi olduğunu ve O’nu hoşnut ettiğini söylemektedir. 2. Petrus 3:8-9’da, Elçi, mektubu yazdığı kişilere Rab’bin gözünde bir günün bin yıl, bin yılın ise bir gün gibi olduğunu hatırlatarak Mesih’in ikinci gelişinde aslında geç kalmadığını söylemektedir. 2.Pe.3: 8-9 Sevgili kardeşlerim, şunu unutmayın ki, Rab'bin gözünde bir gün bin yıl, bin yıl bir gün gibidir.
Bazılarının düşündüğü gibi Rab vaadini yerine getirmekte gecikmez; ama size karşı sabrediyor. Çünkü kimsenin mahvolmasını istemiyor (boulomenos), herkesin tövbe etmesini istiyor. Ve Hezekiel 18:23 ve 32’de , Hez.18: 23 Ben kötü kişinin ölümünden sevinç duymam, ancak kötükişinin kötü yollarından dönüp yaşamasından sevinç duyarım.Egemen RAB böyle diyor.
Hez.18: 32 Çünkü ben kimsenin ölümünden sevinç duymam (ehephoz). Egemen RAB böyle diyor. Öyleyse günahınızdan dönün de yaşayın!"
1. Timoteos 2:4’ün metinsel ve dilbilgisel yorumu göz önüne alındığında “Tanrı’nın herkesin kurtulmasını istemesi” dünyadaki her bir kişiyi kapsamamaktadır fakat bunun yerine 1. Ayettede belirtildiği üzere krallar ve yöneticiler de dahil olmak üzere her çeşit insanı kastetmektedir. 2. Petrus 3:9’daki “size” kelimesi de dünyadaki herkesi değil Adolf Schlatter’in de söylediği gibi yalnızca tövbe aracılığıyla Tanrı’nın lütfuna ve vaadedilen mirasa sahip olmuş Hristiyanlar’ı kastetmektedir.
Buna rağmen, Tanrı’nın herkesi kurtarmak isteyen iradesi konusundaki bu sınırlama Arminyusçuları hiçbir zaman tatmin etmemiştir ve belkide Hezekiel kitabındaki ayetlerin sınırlamaya daha az izin vermeleri nedeniyle hiç bir zaman tatmin edici olmayacaktır. Bu yüzden, şartsız seçilmişliğe inanan yürekten bir imanlı olarak Tanrı’nın tövbesiz kişinin yok oluşundan zevk almadığını ve herkese merhametli davrandığını söylemekten sevinç duyuyorum. Ancak amacım söylediklerimin birbirleriyle aslında çelişmediklerini göstermektir.
Bu kısımda anlatılanlar, Tanrı’nın kurtaracağı kişileri koşulsuz olarak seçmesi doktrinini savunma amacıyla yazılmamıştır. Bu konuyu diğer yazılarımda geniş bir şekilde açıkladım. Bununla birlikte, Arminyanizm’in kendisini savunmak için kullandığı bu ayetlerin aslında şartsız seçilmişlik doktrinine karşı kullanılabilecek sağlam silahlar olmadıklarını belirtmeliyim. Aslına bakılırsa Arminyusçular, Tanrı’nın evrensel sevgisiyle ilgili bu ayetleri alarak seçen lütfa karşılık bir silah olarak kullanmakla büyük bir hata yapmaktadırlar.
Tanrı’nın herkesi kurtarmak istediğini söylerken aynı zamanda bazı kişileri koşulsuz olarak seçtiğini söylemek Tanrı’da en azından iki irade olduğunu veya iradesinin iki farklı şekilde gerçekleştiğini söylemek demektir. Bu da şu anlama gelir ki, Tanrı bir durumun gerçekleşmesini buyururken, aynı zamanda başka bir durumun da meydana gelmesini istemekte ve öğretmektedir.
Tanrı’nın iradesinin gerçekleşmesi konusundaki ayrım yüzyılllar boyunca farklı şekillerde tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu konu yeni bir buluş değildir. Örnek olarak teologlar her şeye hakim irade, ahlaksal irade, etkin irade, izin veren irade, gizli irade, açıklanmış irade, buyuran irade, emreden irade, yerine gelen irade, istek işareti (voluntas signi) ve iyi istek (voluntas beneplaciti) gibi ayrımlarda bulunmuşlardır.
Clark Pinnock, kendi içerisinde ileri derecede bir paradoks oluşturduğunu düşündüğü için kurtuluş konusunda Tanrı’nın iki ayrı iradesi olduğu kavramını reddetmektedir. Pinnock’un kitabında (A Case for Arminianism) Randall Basinger şunu söylemektedir: “Eğer Tanrı bütün olayların akışını belirlediyse o zaman bu şeyler olduklarından daha farklı olamazlar ve olmamalıdırlar.” Diğer bir deyişle Tanrı’nın birşeyin bir yönde gerçekleşmesini buyurduğu halde bizlerden bu şeyin diğer bir şekilde gerçekleşmesi için hareket etmemizi istemesi kavramını reddetmektedir. Randall şunu da ekler : “Bu ayrımın içinde gerçekten var olduğu bir Tanrı’yı kavrayabilmek çok zordur.”
Aynı kitapta Fritz Guy, Tanrı’nın Mesih’te kendisini açıklamasıyla, bizlerin Tanrı sevgisi hakkındaki düşüncelerimizde kökten bir değişiklik meydana getirildiğini söylemektedir. Dr. Guy şöyle der: “Bu geçiş veya değişiklik, Tanrı’nın iradesi hakkında “bu iradenin karar vermekten çok zevk almak” ile ilgili olduğunu düşünmemizi sağlamıştır.” Tanrı’nın iradesi, değişmez bir şekilde ortaya koyduğu her şeye hakim amacı değildir, bunun yerine “sevenin sevdiği kişi için duyduğu arzudur.” Tanrı’nın iradesi, O’nun etkin amacı değil, genel isteği ve arzusudur. Dr. Guy daha da ileri giderek şunları söyler: “Önceden belirleme varsayımından ayrı olarak Tanrı’nın iradesinin her zaman istek veya arzu şeklinde anlaşılmasının zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.”
Bu eleştiriler yeni değillerdir. Jonathan Edwards yaklaşık 250 yıl önce şunları yazmıştı: “Arminyusçular Tanrı’nın gizli ve açıklanmış iradesi, daha da doğru bir şekilde belirtmek gerekirse Tanrı’nın meydana gelmesini buyurduğu isteğiyle, yasasında buyurduğu isteği arasındaki farklılığı, bizler Tanrı birşeyin gerçekleşmesini buyurduğu halde başka bir şey emredebilir dediğimiz için aşağılamaktadırlar. Ve böylece, sanki Tanrı’da iradesinden kaynaklanan bir çelişki varmış gibi O’na inandığımızı söylemektedirler.”
Fakat bütün bu eleştirilere rağmen Tanrı’nın iradesindeki bu farklılık mantıksal veya teolojik çıkarımlardan dolayı değil, Kutsal Yazı’da açıkça bir şekilde açıklandığı için hala önümüzde durmaktadır. Pinnock’un “A Case for Arminianism” adlı kitabındaki en dikkatli yorum Tanrı’da iki iradenin var olduğu gerçeğini kabul etmektedir. I. Howard Marshall 1. Timoteos 2:4 hakkında şunları söylemektedir :
“Bütün yanlış anlamaları önlemek için, Tanrı’nın bütün insanların kurtulmalarını istediği veya dilediği gerçeği, herkesin mutlaka müjdeye cevap vereceğini kesin olarak ima etmez. Bizler Tanrı’nın neyin olmasını istediği ve neyin meydana gelmesini buyurduğu konusunda kesin bir ayrım yapmak zorundayız çünkü bu iki şeye de Tanrı’nın isteği veya iradesi denebilir. Söz konusu sorun herkesin kurtulup kurtulmayacağı değil, Tanrı’nın inanacaklarını bildiği kişilerden Mesih’in ölümünün potansiyel kapsamını sınırlamadan herkesin kurtuluşunu Mesih’te sağlayıp sağlamadığıdır.”
Bu bölümde Marshall’ın söylediği, “Bizler Tanrı’nın neyin olmasını istediği ve neyin meydana gelmesini buyurduğu konusunda kesin bir ayrım yapmak zorundayız çünkü bu iki şeye de Tanrı’nın isteği veya iradesi denebilir.” sözünün altını çizmek istiyorum. Belki de bunu yapabilmenin en etkili yolu Kutsal Yazı’nın, Tanrı’nın birşeyin bir bakımdan meydana gelmesini buyururken diğer anlamda bunu onaylamaması konusunda neler dediğine dikkati çekmek olacaktır. Kutsal Yazılar’dan gelen kanıtları gördükten sonra bizler geri adım atıp, bu gerçeği, Tanrı’nın kurtuluşla ilgili amaçları konusuyla bağlantılı olarak anlamaya çalışabiliriz.
Tanrı’nın İki İradesi Hakkındaki Örnekler
Mesih’in Ölümü
Tanrı’nın, günahın meydana gelmesine izin verirken aynı zamanda bunu onaylamaması için verilebilecek en mükemmel örnek, kendi kusursuz Oğlu’nun ölümüne izin verişidir. İsa’nın Yahuda tarafından ihanete uğraması Şeytan tarafından esinlenen ahlaksal olarak kötü bir eylemdi (Luka 22:3). Buna rağmen Elçilerin İşleri kitabında Luka şöyle demektedir : Elç.2: 23 “Tanrı'nın belirlenmiş amacı (boule) ve öngörüsü uyarınca elinize teslim edilen bu adamı, yasa tanımaz kişilerin eliyle çarmıha çivileyip öldürdünüz.” Yahuda’nın ihaneti kesinlikle bir günahtı ve Şeytan’ın bu günaha aracılık etmesi de söz konusuydu fakat aynı zamanda bu Tanrı’nın önceden belirlediği bir plandı. Bu şekilde Tanrı, eylemin kendisi günah olmasına rağmen, Oğlu’nun ele verilmesini iradesiyle gerçekleştirmişti.
Bununla birlikte Hirodes’in İsa’yı aşağılaması (Luka 23:11), Pilatus’un Yahudiler’in isteklerine kendini bırakması (Luka 23:24), Yahudiler’in “Çarmıha ger, Çarmıha ger!” diye bağrışmaları (Luka 23:21) ve Romalı askerlerin İsa’yla dalga geçmeleri de günahlı tutumlar ve eylemlerdi. Yine de Luka Elçilerin İşleri 4:27-28’de bütün bu olaylarda Tanrı’nın hakimiyetini anlayışını, Yeruşalim’deki imanlıların dualarını kaydederken şu şekilde açıklamaktadır : Elç.4: 27-28 "Gerçekten de Hirodes ile Pontius Pilatus, bu kentte İsrail halkı ve öteki uluslarla birlikte senin meshettiğin kutsal Kulun İsa'ya karşı bir araya geldiler. Senin kendi gücün ve isteğinle (boule) önceden kararlaştırdığın her şeyi gerçekleştirdiler.”
Mesih’in dehşet verici ölümü, Baba Tanrı’nın iradesi ve işiydi. Yeşaya şöyle demişti: “Yeşaya 53: 4 Aslında hastalıklarımızı o üstlendi, Acılarımızı o yüklendi. Bizse Tanrı tarafından cezalandırıldığını, Vurulup ezildiğini sandık.
Yşa.53: 10 Ne var ki, RAB onun ezilmesini uygun gördü, Acı çekmesini istedi. Tanrı’nın iradesi, Oğlu’nu ölüme götüren olayların hepsinde etkindi.
İbraniler 2: 10 Birçok oğulu yüceliğe eriştirirken onların kurtuluş öncüsünü acılarla yetkinliğe erdirmesi, her şeyi kendisi için ve kendi aracılığıyla var eden Tanrı'ya uygun düşüyordu. Yine de Jonathan Edwards’ın söylediği gibi, “Mesih’in acıları, günahın varlığı olmadan meydana gelemezdi. O, aşağılanma ve hor görülme için acı çekmek zorundaydı”
Tanrı’nın ahlaksal yasasına itaati talep ettiğini ve bu yasanın bir çok kişi tarafından reddedildiğini söylemenin neredeyse gereği yoktur. Birçok ayette bu gerçek açık bir şekilde dile getirilmiştir : Matta 7: 21 "Bana, 'Ya Rab, ya Rab!' diye seslenen herkes Göklerin Krallığı’na girmeyecek. Ancak göklerdeki Babam'ın isteğini (thelema) yerine getiren girecektir.
Matta 12: 50 "Göklerdeki Babam'ın isteğini kim yerine getirirse, kardeşim, kızkardeşim ve annem odur."
1.Yuhanna 2: 17 Dünya da dünyasal tutkular da geçer, ama Tanrı'nın isteğini yerine getiren sonsuza dek yaşar.
Bu ayetlerdeki “Tanrı’nın isteği”, Eski ve Yeni Antlaşma’da açıklanan, günahı yasaklayan ahlaksal isteğidir.
Bu yüzden Yahuda’nın, Pilatus’un, Romalı askerlerin ve Yahudi kalabalığın, İsa’yı çarmıha gererkenki günahlarıyla Tanrı’nın ahlaksal yasasına karşı gelmelerinin Tanrı’nın “isteği” olmadığını biliyoruz. Fakat aynı zamanda bu olayın gerçekleşmesinin de Tanrı’nın isteği olduğunu biliyoruz. Bu yüzden Tanrı’nın bir anlamda meydana gelmesini istediği birşeyi diğer bir anlamda istemediğini de görmüş oluyoruz. I. Howard Marshall’ın yorumu, İsa’nın ölümüyle de onaylanmış olmaktadır: “Bizler Tanrı’nın neyin olmasını istediği ve neyin meydana gelmesini buyurduğu konusunda kesin bir ayrım yapmak zorundayız.”
Kuzuya Karşı Savaş
Konuyla ilgili olarak Vahiy 17:16-17’ye bakmamızın iki nedeni vardır. İlk neden, çarmıhta doruk noktasına ulaşan günahkar eylemin, Tanrı’nın iradesiyle ilgili şu ana kadar gördüklerimizi onaylar şekilde Tanrı’nın Oğlu’na karşı açılan savaşta bir sona ulaşmasıdır. İkinci neden ise bu ayetlerin Yuhanna’nın, Tanrı’nın içeriğinde günah olan bir peygamberliği nasıl gerçekleştirdiği ile ilgili olan anlayışını yansıtmasıdır. Yuhanna tarihin son olaylarından bazıları hakkında bir görüm iletmektedir : Vahiy 17: 16-17 "Gördüğün canavarla on boynuz fahişeden nefret edecek, onu perişan edip çıplak bırakacaklar. Etini yiyip kendisini ateşte yakacaklar.
Çünkü Tanrı, amacını gerçekleştirme isteğini onların yüreğine koymuştur. Öyle ki, Tanrı'nın sözleri yerine gelinceye dek krallıklarını canavara devretmekte sözbirliği edecekler.”
Bu ayetlerin detayına girmeden ilgilendiğimiz konu açık bir şekilde önümüzde durmaktadır. Canavar, dipsiz derinliklerden çıkmaktadır (Vahiy 17:8). Bu canavar, kötülüğün ve Tanrı’ya karşı olan isyanın sembolleştirilmiş bir anlatımıdır. On boynuz ise on kraldır (ayet 12) ve bunlar Kuzu’ya karşı bir savaş açmaktadırlar (ayet 14).
Kuzu’ya karşı savaşmak bir günahtır ve günah Tanrı’nın iradesine karşıttır. Buna rağmen melek, “Tanrı, amacını gerçekleştirme isteğini onların yüreğine koymuştur. Öyle ki, Tanrı'nın sözleri yerine gelinceye dek krallıklarını canavara devretmekte sözbirliği edecekler.” demektedir. Bu yüzden Tanrı (bir anlamda) on kralın, kendi isteğine karşıt birşey yapmaları için yüreklerini etkilemeyi istemiştir.
Bundan da öte Tanrı bunu, peygamberlik sözlerini yerine getirirken gerçekleştirmiştir. On kral, “Tanrı’nın sözleri yerine gelene kadar” canavarla işbirliği yapacaklardır. Bu da bize, Mesih-karşıtı’nın yenilmesiyle sonuçlanacak olan bazı peygamberliklerin yerine gelmesi konusunda Yuhanna’nın bu konuda ne anladığını ima eder. Bu anlamda Tanrı’nın önceden bildirdiği peygamberlikler, O’nun olacağını önceden bildiği tahminler değil, Tanrı’nın bu olayları meydana getiren tanrısal isteğidir. Bunu 17. ayetin yapısından anlamaktayız. Yuhanna, Tanrı’nın gelecekte gerçekleşecek olan kötü bir olayın Tanrı tarafından önceden görüldüğüne değil, Tanrı’nın bunu önceden tasarlamış olmasına sevinmektedir. Yuhanna’nın aklında, yerine gelen bir peygamberlik, yalnızca bir tahmin değil, tam tersine vaadin gerçekleşmesidir.
Bu nokta gerçekten çok önemlidir çünkü Yuhanna kendi adını taşıyan müjde kitabında, içinde günahı barındıran ve Mesih’in ölümünün gerçekleşmesini sağlayan Eski Antlaşma peygamberliklerini aktarmıştır. Bu da, Tanrı’nın günah olarak yasakladığı bazı olayların meydana gelişini planladığı anlamına gelir. Bu olaylara Yahuda’nın İsa’ya ihaneti (Yuhanna 13:18, Mezmurlar 41:9), İsa’nın düşmanlarından gördüğü nefret (Yuhanna 15:25, Mezmurlar 69:4, 35:19), İsa’nın giysileri için askerlerin aralarında kura çekmeleri (Yuhanna 19:24, Mezmurlar 22:18) ve İsa’nın bedeninin deşilmesi (Yuhanna 19:36-37, Mısırdan Çıkış 12:46, Mezmurlar 34:20, Zekeriya 12:10) dahildir. Yuhanna Tanrı’nın herşeye hakim oluşuyla ilgili teolojisini şu sözlerle özetlemektedir : “Bu olaylar, Kutsal Yazı yerine gelsin diye oldu.” Diğer bir deyişle meydana gelen bu olaylar Tanrı’nın sadece önceden gördüğü tesadüfi olaylar değil, tam tersine Tanrı’nın gerçekleştirmeyi tasarladığı planlardır. Bu şekilde I. Howard Marshall’ın sözlerinin tekrar doğrulandığını görüyoruz: “Bizler Tanrı’nın neyin olmasını istediği ve neyin meydana gelmesini buyurduğu konusunda kesin bir ayrım yapmak zorundayız.”
Tanrı’nın Katılaştırma İşi
Tanrı’nın bir anlamda gerçekleşmesini buyurduğu birşeyi diğer bir anlamda onaylamamasına verilebilecek diğer bir örnek de Kutsal Yazı’da Tanrı’nın insanların yüreklerini kendisine karşı günahkar bir şekilde inatkar bir tutumda bulunmaları için katılaştırmasıdır.
Bu konuda en iyi bilinen örnek Firavun’un yüreğinin katılaştırılmasıdır. Mısırdan Çıkış 8:1’de RAB Musa'ya şöyle dedi: "Firavunun yanına git ve ona de ki, 'RAB şöyle diyor: Halkımı salıver, bana tapsınlar.” Başka bir deyişle Firavun’un İsrailliler’in gitmelerine izin vermesi Tanrı’nın “isteğiydi”. Yine de başlangıçtan beri Tanrı, Firavun’un İsrailliler’i salıvermemesini sağladı.
Mısırdan Çıkış 4:21 RAB Musa'ya, "Mısır'a döndüğünde, sana verdiğim güçle bütünşaşılası işleri firavunun önünde yapmaya bak" dedi, "Ama ben onu inatçı yapacağım. Halkı salıvermeyecek.” Belirli bir noktada Firavun, İsrail halkının gitmesine izin vermemesinin bir günah olduğunu kabul ediyor :
Mısırdan Çıkış 10: 17 "Lütfen bir kez daha günahımı bağışlayın ve Tanrınız RAB'be dua edin; bu ölümcül belayı üzerimden uzaklaştırsın." Bu şekilde görüyoruz ki, Tanrı’nın iradesi Firavun’un davranışlarının nasıl olacağını belirlerken aynı zamanda bu aynı irade bu aynı davranışları onaylamamaktadır.
Bazıları bu yorumu, ilk beş belada ayetlerin kesin olarak Tanrı’nın Firavun’un yüreğini katılaştırdığını söylemediğine fakat Firavun’un yüreğinin kendisinin katılaştırıldığına (Mısırdan Çıkış 7:22, 8:19, 9:7) veya Firavun’un kendi yüreğini katılaştırdığına (Mısırdan Çıkış 8:15,32) ve yalnızca 6. belada Tanrı’nın Firavun’un yüreğini katılaştırdığını söylediğine (9:12, 10:20,27, 11:10, 14:4)
işaret ederek reddetmektedirler.Örnek olarak R. T. Forster ve V.P. Marston, sadece 6. beladan sonra Tanrı, Firavun’un yüreğinin katılığında devam etmesi için özel bir güç verdi demektedirler.
Fakat bu gözlem, Tanrı’da iki iradenin olduğuna dair kanıtlardan kaçma konusunda başarısız olmaktadır. Forster ve Marston Tanrı’nın ilk beş belada Firavun’un yüreğini katılaştırmadığını söylerken gerçekten haklı olsalar bile son beş belada bu katılaştırma işini gerçekleştirdiğini kabul etmektedirler. Tanrı bir şekilde Firavun’un İsrail halkının gitmemesi konusunda ısrarcı olmasını isterken, diğer bir yandan da Firavun’un halkı salıvermesini istemektedir. Çünkü Tanrı, “Bırak halkım gitsin” diye buyurmaktadır. Bu resim bizlere neden teologların buyuran irade (“Bırak halkım gitsin”) ve yerine getiren iradeden (Tanrı, Firavun’un yüreğini katılaştırdı) bahsettiklerini açıklamaktadır.
Mısırdan Çıkış, Tanrı’nın bu şekilde çalışmasının tek örneği değildir. İsrail halkı Heşbon Kralı Sihon’un ülkesine geldiklerinde Musa şöyle demişti :
Yas.2: 26-27 "Bundan sonra Kedemot Çölü'nden Heşbon Kralı Sihon'a barışönerileriyle ulaklar gönderdim. Öneriler şöyleydi:
'İzin ver, ülkenden geçelim. Dosdoğru ana yoldan, sağa solasapmadan geçeceğiz.
Tanrı’nın kendi halkının saldırıya uğraması yerine bereketlenmesini istediğini de göz önünde bulundurursak bu teklif, Sihon’un, Tanrı’nın halkına saygıyla davranmasını gerektirse bile, “Yas.2: 30 Ne var ki, Heşbon Kralı Sihon ülkesinden geçmemize izin vermek istemedi. Tanrınız RAB, şimdi olduğu gibi, Sihon'u elinize teslim etmek için yüreğini duygusuzlaştırıp onu inatçı yaptı. Diğer bir deyişle Tanrı, İsrail’in lanetlenmesini değil bereketlenmesini isterken aynı zamanda Sihon’un da o şekilde davranmasını istemişti.
Benzer bir şekilde Kenan şehirlerinin fethedilmesi de Tanrı’nın bu kentlerin krallarının yüreğine Yeşu’yla barış yapmak yerine savaşmayı koymuş olması sayesinde gerçekleşmiştir. Yeşu.11: 18-20 Yeşu bu krallarla uzun süre savaştı.
Givon'da yaşayan Hivliler dışında, İsrailliler'le barış antlaşması yapan bir kent olmadı. İsrailliler öbür kentlerin hepsini savaşarak aldılar.
Çünkü onları İsrail'e karşı savaşmaya kararlı yapan RAB'bin kendisiydi. Böylece RAB'bin Musa'ya buyurduğu gibi, İsrailliler onlara acımadı, hepsini öldürüp yok ettiler. Bu ayetler ışığında Fritz Guy’ın, “Tanrı’nın iradesi her zaman O’nun etkin yargılama amaçlarından çok seven arzusu ve isteği olarak anlaşılmalıdır” sözü anlamsız çıkmaktadır. Daha da açık olan nokta, yargılama zamanı geldiğinde Tanrı’nın, tıpkı İsraili bereketlemek yerine lanetlemek gibi, suçlunun kendi açıklanmış iradesine aykırı hareket etmesini gerçekleştiriyor oluşudur.
Tanrı’nın yürekleri katılıştırma işi sadece İsrailli olmayanlarla sınırlı değildi. Aslında bu gerçek, tarihin bu döneminde İsrail’in yaşamında merkez bir rol oynamaktadır. Romalılar 11:7-9’da Pavlus, İsrail’in aradığı kurtuluşa ve doğruluğa ulaşmaktaki başarısızlığından bahsetmektedir: Rom.11: 7-10 “Sonuç ne? İsrail aradığına kavuşamadı, seçilmiş olanlar ise kavuştular.
Geriye kalanlarınsa yürekleri nasırlaştırıldı.
Yazılmış olduğu gibi:
"Tanrı onlara uyuşukluk ruhu verdi;
Bugüne dek görmeyen gözler, duymayan kulaklar verdi."
Davut da şöyle diyor:
"Sofraları onlara tuzak,
Kapan, tökez ve ceza olsun.
Gözleri kararsın, göremesinler.
Bellerini hep iki büklüm et!"
Her ne kadar Tanrı’nın buyruğunun, halkının görmesi, duyması ve imanla cevap vermesi (Yeşaya 42:18) olmasına rağmen yine de, sadece kendisinin bildiği nedenlerden ötürü bazı kişilerin buyruklarına uymaması için inatçılık ruhu vermektedir.
İsa da, yaşadığı günlerdeki Yahudiler’e benzetmelerle konuşmasının nedenlerinden birisinin ahlaksal bir körlük veya inatçılık getirmek olduğunu söyledi. Markos 4:11-12’de öğrencilerine şunları söyledi: “O da onlara şöyle dedi: "Tanrı'nın Krallığı’nın sırrı sizlere açıklandı, ama dışarıda olanlara her şey benzetmelerle anlatılır.
Öyle ki, 'Bakıp bakıp görmesinler, Duyup duyup anlamasınlar da, Dönüp bağışlanmasınlar.” Burada yine Tanrı, onaylamadığı bir durumun meydana gelmesini istemektedir. Tanrı’nın isteği, insanların dönüp bağışlanmalarıdır (Markos 1:15 fakat Tanrı bu isteğinin yerine gelmesini sınırlayacak bir şekilde çalışmaktadır.
Pavlus bu tanrısal katılaştırmanın, Yahudiler ve Yahudi olmayanların kurtuluşunu da kapsayacak geniş bir planın parçası olduğunu söylemektedir. Romalılar 11:25-26’da şöyle demektir: “Kardeşler, bilgiçliğe kapılmamanız için şu sırdan habersiz kalmanızı
istemem: İsrailliler'den bir bölümünün yüreği, öteki uluslardan kurtulacakların
sayısı tamamlanıncaya dek duyarsız kalacaktır.
Sonunda bütün İsrail kurtulacaktır. Yazılmış olduğu gibi:
"Kurtarıcı Siyon'dan gelecek,
Yakup'un soyundan tanrısızlığı uzaklaştıracak.”
Katılaştırmanın belirlenmiş bir amacının olması (öteki uluslardan kurtulacak olanların sayısı tamamlanıncaya dek), bunun Tanrı’nın amacının dışındaki bağımlı bir durum olmaktan çok Tanrı’nın planı olduğunu göstermektedir. Romalılar 10:1’de Pavlus yalnızca kendisinin değil, Tanrı’nın da yüreğinden geçenleri yazmaktadır: “Kardeşler! İsrailliler'in kurtulmasını yürekten özlüyor, bunun için Tanrı'ya
yalvarıyorum.” Tanrı söz dinlemeyen bir halka devamlı ellerini uzatmakta (Romalılar 10:21) fakat aynı zamanda aynı kişileri bir süreliğine yüreklerinin katılığına teslim etmektedir.
Romalılar 11:31-32’nin anlatmaya çalıştığı da tam olarak budur. Pavlus, Yahudi olmayanların kurtuluşa “kavuşabilmeleri” için İsrailliler’in söz dinlemez kılındıklarını söylerken aklından kimin planını geçiriyordu? Bu plan tabiki sadece Tanrı’nın planı olabilirdi. Çünkü İsrail kendi söz dinlemezliğini, Yahudi olmayan uluslar için bir bereket olarak görmemekteydi. Bu yüzden Romalılar 11:31’in anlatmaya çalıştığı Tanrı’nın İsrail’in yüreğini katılaştırmasının kendi içerisinde bir amaç değil, bütün ulusları kapsayacak kurtuluş planının bir parçası olduğudur. Kısacası Tanrı’nın insanlardan tersini yapmalarını emrettiği bir durumu (Yüreklerinizi katılaştırmayın İbraniler 3:8,15, 4:7) gerçekleştirdiğini (yüreği katılaştırmak) söyleyebiliriz.
Tanrı’nın Kötülüğü Engelleme Hakkı ve Engellememe İsteği
Tanrı’nın meydana gelmesini buyurduğu birşeyi onaylamamasına Kutsal Yazı’dan verilebilecek başka bir örnek de, O’nun insanın yüreğindeki kötülüğü engellemeyi veya engellememeyi seçme hakkıdır.
Süleyman’ın Özdeyişleri 21:1’de “Kralın yüreği RAB'bin elindedir, Kanaldaki su gibi onu istediği yöne çevirir.” Kralın yüreğinin üzerindeki bu tanrısal hak konusunda verilebilecek başka bir örnek de Yaratılış 20. Bölümde bulunmaktadır. Yar.20:1-5 İbrahim Mamre'den Negev'e göçerek Kadeş ve Sur kentlerininarasına yerleşti. Sonra geçici bir süre Gerar'da kaldı. Karısı Sara için, "Bu kadın kızkardeşimdir" dedi. Bununüzerine Gerar Kralı Avimelek adam gönderip Sara'yı getirtti. Ama Tanrı gece düşünde Avimelek'e görünerek, "Bu kadınıaldığın için öleceksin" dedi, "Çünkü o evli bir kadın." Avimelek henüz Sara'ya dokunmamıştı. "Ya RAB" dedi, "Suçsuzbir ulusu mu yok edeceksin? İbrahim'in kendisi bana, 'Bu kadın kızkardeşimdir' demedi mi? Kadın da İbrahim için, 'O kardeşimdir' dedi. Ben temiz vicdanla, suçsuz ellerimle yaptım bunu." Ve Tanrı 6. Ayette Avimelek’e, “"Bunu temiz vicdanla yaptığını biliyorum" diye yanıtladı, "Ben de seni bu yüzden bana karşı günah işlemekten alıkoydum, kadına dokunmana izin vermedim.” dedi.
Burada açıkça gözüken, Tanrı’nın seküler liderlerin günahlarını engellemeye gücünün ve hakkının olduğudur. Bunu yaptığında, istediği için yapmakta, yapmadığında ise istemediği için yapmamaktadır. Bu da şu anlama gelmektedir ki, Tanrı bazen insanların günahlarını engellemeyi istemekte bazen ise bunu istememeyi isteyerek daha da artmalarını sağlamaktadır.
Bu, her ne kadar Tanrı tarafından insan doğası üzerinde işlenen adaletsiz bir eylem olarak gözükse de, Yaratıcı’nın yarattıklarının kötü eylemlerini engelleme veya engellememeye gücü ve yetkisi vardır. Mezmur 33:10-11 RAB ulusların planlarını bozar, Halkların tasarılarını boşa çıkarır. Ama RAB'bin planları sonsuza dek sürer, Yüreğindeki tasarılar kuşaklar boyunca değişmez. Tanrı bazen yöneticilerin planlarının başarısızlığa uğramalarını sağlayarak onları kızdırmakta bazen de, bunu tıpkı Avimelek’e yaptığı gibi onların haberi olmadan yüreklerini etkileyerek yapmaktadır.
Ancak, Tanrı’nın bu hakkını kullanmadığı bazı zamanlar vardır çünkü Tanrı insan kötülüğünün kendi işleyiş şekliyle devam etmesini istemektedir. Örnek olarak, Tanrı Eli’nin oğullarını öldürmek istemişti.
1.Sa.2: 22-25 Eli artık çok yaşlanmıştı. Oğullarının İsrailliler'e bütünyaptıklarını, Buluşma Çadırı'nın girişinde görevli kadınlarladüşüp kalktıklarını duymuştu.
Onlara, "Neden böyle şeyler yapıyorsunuz?" dedi,"Yaptığınız kötülükleri herkesten işitiyorum.
Olmaz bu, oğullarım! RAB'bin halkı arasında yayıldığınıduyduğum haber iyi değil.
İnsan insana karşı günah işlerse, Tanrı onun için aracılıkyapar. Ama RAB'be karşı günah işleyeni kim savunacak?" Ne var ki,onlar babalarının sözünü dinlemediler. Çünkü RAB onları öldürmek istiyordu.
Neden Eli’nin oğulları babalarının iyi öğüdüne kulak asmak istemediler? Ayetlerin verdiği cevap “çünkü Rab onları öldürmek istiyordu.” Bu durum ancak, Tanrı’nın Eli’nin oğullarının söz dinlemezliklerini engelleyecek yetkiye ve güce sahip olduğu şeklinde açıklandığında mantıklı olabilir – ki Tanrı bu yetkisini ve gücünü bu olayda kullanmamıştı. Bu yüzden, Tanrı’nın Eli’nin oğullarına yapmamalarını söylediği şeyleri (babalarını küçümseme ve cinsel ahlaksızlıkta bulunma) yapmaya devam etmelerini istediğini söylemek zorundayız.
Ek olarak ayette geçen “Rab onları öldürmek istiyordu” daki “istemek” kelimesi Hezekiel 18:23, 32 ve 33:11’de Tanrı’nın kötü kişinin ölümünden zevk almadığını söyleyen İbranice kelimeyle (haphez) aynıdır. Tanrı, Eli’nin oğullarını öldürmek istemişti fakat aynı zamanda kötü kişinin ölümünden de zevk almamaktaydı. Bu durum da bizlere, sadece Hezekiel 18:23’teki ayeti alıp 1. Samuel 2:25 gibi diğer Kutsal Yazı ayetlerini görmezden gelerek bir yoruma ulaşmamamız konusunda önemli bir uyarıdır. Bu iki gerçeği birleştirdiğimizde Tanrı’nın bir anlamda kötünün ölümünü istediğini fakat diğer bir anlamda da kötünün ölümünden zevk almadığını söylememiz doğrudur.
Tanrı’nın kötülüğü engellememeyi seçmek için sahip olduğu yetki ve güç konusunda verilebilecek diğer bir örnek de Romalılar 1:24-28’dir. Pavlus bu ayetlerde üç defa Tanrı’nın insanları daha ileri bir bozulmuşluğa teslim ettiğini (paredoken) söylemektedir. Ayet 24: “Bu yüzden Tanrı, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları
yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa teslim etti”. Ayet 26: “İşte böylece Tanrı onları utanç verici tutkulara teslim etti. Kadınları
bile doğal ilişki yerine doğal olmayanı yeğlediler.” Ayet 28: “Tanrı'yı tanımakta yarar görmedikleri için Tanrı onları yararsız
düşüncelere, yakışıksız davranışlara teslim etti.” Tanrı, Avimelek’e yaptığı gibi bu kötülüğü engelleyebilecek yetkiye ve güce sahiptir. Fakat açıkça bunu yapmayı istememiştir. Tam tersine bu ayetlerde açıkça görülen iradesi ve isteği cezalandırmaydı ve Tanrı’nın günahı cezalandırmasının bir yönü de onun devamlı artışına izin verişidir. Fakat bu da, Tanrı’nın olmamasını emrettiği davranışların meydana gelmelerini iradesiyle buyurduğu anlamına gelmektedir. Tanrı’nın isteğinin bu durumda cezalandırıcı bir doğaya sahip olması, bu gerçeği değiştirmemektedir. Bu konuda Kutsal Yazı’dan verilebilecek diğer örnekler de vardır fakat şimdi daha farklı bir kanıttan bahsedeceğiz.
Tanrı, Kötünün Ölümünden Zevk Almakta mıdır?
Az önce Tanrı’nın Eli’nin oğullarını öldürmek “istediğini” ve aynı kelimenin Hezekiel 18:23’te Tanrı’nın kötünün ölümünden zevk almadığını söylediği ayetlerde geçtiğini görmüştük. Tanrı’nın bu karmaşık iradesinin resmedildiği diğer bir Kutsal Yazı ayeti ise Yasanın Tekrarı 28:63’tür. Burada Musa, tövbe etmeyen İsrail’in üzerine gelecek yargıdan bahsetmektedir. Musa’nın söyledikleri, Hezekiel 18:23’ten şaşırtıcı derecede farklıdır (çelişkili değil). Yas.28: 63 Size iyilik yapmak, sizi çoğaltmak RAB'bi nasıl sevindirdiyse, sizi yıkmak ve yok etmek de öyle sevindirecektir.Mülk edinmek için gideceğiniz ülkeden sökülüp atılacaksınız.
Burada,”sizi yıkmak ve yok etmek de öyle sevindirecektir” cümlesinde kullanılan sevinmek kelimesi daha da kuvvetli bir anlamda kullanılmıştır. Bunu beğensek de beğenmesek de Tanrı’nın bir anlamda kötünün ölümünden zevk almadığı (Hezekiel 18) bir anlamda ise bundan zevk aldığı (Yasanın Tekrarı 28:63, 2. Samuel 2:25) gerçeğiyle Kutsal Yazı tarafından yüzleştirilmekteyiz.
Tanrı’nın Her Şeye Hakim Olan İradesinin Kapsamı Nedir?
Tanrı’daki bu iki irade arasındaki kompleks ilişkinin arkasında yatan fikir, Tanrı’nın bütün eylemlerin hakimi ve yöneticisi olduğu gerçeğidir. R. T. Forster ve V. P. Marston, Tanrı’nın herşeye hakim olan ve olayların meydana gelmesini buyuran iradesi diye bir şey olmadığını söyleyerek, Tanrı’nın buyuran iradesi ve emreden iradesi arasındaki ilişkiyi tamamen ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar: “ Kutsal Yazı’nın hiçbir yerinde Tanrı’nın mutlaka yerine gelecek olan planı veya iradesi diye birşey bulmak mümkün değildir.” Bu ciddi bir şekilde dikkate alınması gereken bir iddiadır.
Kutsal Yazı’da, Tanrı’nın, doğa veya insan tarafından gerçekleştirilen bazı yıkımları ve felaketleri kontrol ettiğine dair ayetler bulunmaktadır.
Amos.3: 6 Kentte boru çalınır da halk korkmaz mı? RAB'bin onayı olmadan bir kentin başına felaket gelir mi?
Yeşaya 45: 7 Işığı biçimlendiren, karanlığı yapan, Esenliği ve felaketi yaratan, Bütün bunları yapan RAB benim.
Ağtlar 3: 37-38 Rab buyurmadıkça kim bir şey söyler de yerine gelir?
İyilikler gibi felaketler de Yüceler Yücesi'nin ağzından çıkmıyor mu?
Elçi Petrus, Hristiyanlar’ın düşmanlarının ellerinden çekecekleri sıkıntılardaki Tanrı’nın parmağından bahsetmiştir. İlk mektubunda “Tanrı’nın isteği” konusunda iki farklı anlamda yazmıştır. İlk olarak bu istekten “aranılması ve ona göre yaşanması gereken” bir şekilde bahsetmiştir.
1.Petrus 2: 15 Çünkü Tanrı'nın isteği, iyilik yaparak akılsızların bilgisizliğini susturmanızdır.
1.Petrus 4: 2 Sonuç olarak, dünyadaki yaşamının geri kalan bölümünü artık insan tutkularına göre değil, Tanrı'nın isteğine göre sürdürür.
Diğer yandan Tanrı’nın isteğinden, ahlaki bir buyruk olarak değil, meydana gelecek olayları kesin bir şekilde belirleyen bir anlamda bahsetmiştir.
1.Petrus 3: 17 İyilik edip acı çekmek -eğer Tanrı'nın isteği buysa- kötülük yapıp acı çekmekten daha iyidir.
1.Petrus 4: 19 Bunun için, Tanrı'nın isteği uyarınca acı çekenler, iyilik ederek canlarını güvenilir Yaradan'a emanet etsinler.
Bu ayetlerde Petrus’un bahsettiği acılar kötü insanlardan gelecek acılardır bu yüzden de içlerinde günah barındırmamaları imkansızdır.
Aslında Yeni Antlaşma’da imanlılar, bütün hayatları ve hizmetleri konusunda, Tanrı’nın her şeye hakim oluşu gerçeğinin altındaki sakin ışıkta yaşar gibi gözükmektedirler. Pavlus, yapacağı yolculuklar ve ziyaretler konusunda kendisini şu şekilde tanımlamaktadır: Efesteki imanlılardan ayrılmadan önce, Elçilerin İşleri 18: 21 Ama onlara veda ederken, "Tanrı dilerse yanınıza yine döneceğim" dedi. Sonra Efes'ten denize açıldı. Korintlilere, 1.Korintliler 4: 19 Ama Rab dilerse yakında yanınıza geleceğim. O zaman bu küstahların
söylediklerini değil, güçlerinin ne olduğunu öğreneceğim.
1.Korintliler 16: 7 Sizi öyle kısaca görüp geçmek istemiyorum. Rab'bin izniyle uzunca bir süre anınızda kalmayı umut ediyorum.
İbraniler mektubunun yazarı isteğinin temel şeyleri geride bırakarak olgunluğa doğru ilerlemek olduğunu söyledikten sonra durup şunu ekliyor: “İbraniler 6: 3 Tanrı izin verirse, bunu yapacağız.”
Tanrı’nın her şeye hakim olarak bütün olayları yönettiğine inancı olmayan birisinin Tanrı’nın böylesine birşeye izin vermeyebileceğini düşünmesi oldukça zordur.
Yakup, Tanrı’nın her şeye hakim oluşuna gösterilmesi gereken saygıyı göstermeyip, bu hayattaki en ufak planlarında bile Tanrı’nın araya girip bu kişilerin yaşamlarına aniden son verebileceğini düşünmemeleri konusunda imanlıları eleştirmektedir.
Yakup 4: 13-16 Dinleyin şimdi, "Bugün ya da yarın filan kente gideceğiz, orada bir yıl kalıp ticaret yapacak, para kazanacağız" diyen sizler, yarın ne olacağını bilmiyorsunuz. Yaşamınız nedir ki? Kısa süre görünen, sonra yitip giden buğu gibisiniz.
Bunun yerine, "Rab dilerse yaşayacak, şunu şunu yapacağız" demelisiniz.
Ne var ki, şimdi küstahlıklarınızla övünüyorsunuz. Bu tür övünmelerin hepsi kötüdür.
Pavlus’u Yeruşalim’e gitme riskinden alıkoyamayan Sezariye’deki imanlılar şunu dediler:
Elçilerin İşleri 21: 14 Pavlus'u ikna edemeyince, "Rab'bin istediği olsun" diyerek sustuk.
Tıpkı Yakup’un dediği gibi, Pavlus’un öldürülüp öldürülmeyeceğine Tanrı karar verecekti.
Yaşamın en ince detayına kadar Tanrı’nın elinde yaşama düşüncesi ilk Hristiyanlar için yeni bir kavram değildi. Özellikle bilgelik kitaplarından olmak üzere, tüm İsrail tarihinden bunu çok iyi öğrenmişlerdi.
Süleyman’ın Özdeyişleri.16: 1 İnsan aklıyla çok şey tasarlayabilir, Ama dilin vereceği yanıt RAB'dendir.
Süleyman’ın Özdeyişleri.16: 9 Kişi yüreğinde gideceği yolu tasarlar, Ama adımlarını RAB yönlendirir.
Süleyman’ın Özdeyişleri 19: 21 İnsan yüreğinde çok şey tasarlar, Ama gerçekleşen, RAB'bin amacıdır.
Yeremya 10: 23 İnsanın yaşamının kendi elinde olmadığını, Adımlarına yön vermenin ona düşmediğini Biliyorum, ya RAB.
İsa’nın da bu konuyla ilgili herhangi bir sorunu olmamıştı, her zaman Tanrı’nın kontrolünde yaşadığımız gerçeğinin altını şu şekilde çizdi:
Matta 10: 29 İki serçe bir meteliğe satılmıyor mu? Ama Babanız'ın izni olmadan bunlardan bir teki bile yere düşmez.
Günlük yaşamın bütün detaylarının Tanrı’nın kontrolünde olduğuna inanmanın verdiği güven, Tanrı’nın durdurulamaz ve geri çevrilemez herşeye hakim amaçlarının açıklanışıyla peygamberlerin yazılarında da kaydedilmiştir.
Yeşaya 46: 9-10 Çok önceden beri olup bitenleri anımsayın. Çünkü Tanrı benim, başkası yok. Tanrı benim, benzerim yok.
Sonu ta başlangıçtan, Henüz olmamış olayları çok önceden bildiren, 'Tasarım gerçekleşecek, İstediğim her şeyi yapacağım diyen benim.
Yeşaya 43: 13 Gün gün olalı ben O'yum. Elimden kimse kurtaramaz. Ben yaparım, kim engel olabilir?"
Daniel 4: 35 Dünyada yaşayanlar bir hiç sayılır. O gökteki güçlere de dünyada yaşayanlara da dilediğini yapar.O'nun elini durduracak,O'na, "Ne yapıyorsun?" diyecek kimse yoktur.
Eyüp 42: 2 "Senin her şeyi yapabileceğini biliyorum, hiçbir amacına engel olunmaz.
Mezmurlar 115: 3 Bizim Tanrımız göklerdedir, Ne isterse yapar.
Tanrı’nın herşeye hakim olan ve yerine gelen iradesine olan güvenin verdiği en değerli yararlardan birisi de, bizler için sahip olmadan Rab’bi göremeyeceğimiz kutsallık (İbraniler 12:14) için “yeni antlaşma”nın temellerini atmasıdır. Eski antlaşmada yasa, taştan tabletler üzerine yazılmıştı ve değişmemiş yüreklere sadece ölüm getirmişti. Ancak yeni antlaşma vaadine göre Tanrı, insan iradesinin zayıflığından ötürü, kurtulmuş kişiler için olan amaçlarının kazaya uğramasına izin vermeyecektir. Tam tersine bizlerin olmamız gerektiği şekilde olmamız için yapılması gerekenin yapılacağı konusunda söz vermiştir.
Yasanın Tekrarı 30: 6 Sizin ve çocuklarınızın yüreğini sünnet edecek. Öyle ki, O'nu bütün yüreğinizle, bütün canınızla sevesiniz ve yaşayasınız.
Hezekiel 36: 27 Ruhumu içinize koyacağım; kurallarımı izlemenizi,buyruklarıma uyup onları uygulamanızı sağlayacağım.
Yeremya 32: 40 Onlarla kalıcı bir antlaşma yapacağım: Onlara iyilik etmekten vazgeçmeyecek, benden hiç ayrılmasınlar diye yüreklerine Tanrı korkusu salacağım.
Filipililer 2: 12-13 Öyleyse sevgili kardeşlerim, her zaman söz dinlediğiniz gibi, yalnız ben
aranızdayken değil, ama özellikle aranızda olmadığım şu anda da kurtuluşunuzu
saygı ve korkuyla etkin kılın.
Çünkü kendisini hoşnut edeni hem istemeniz hem de yapmanız için sizde etkin olan Tanrı'dır.
Bütün bu ayetlerin ışığı altında Forster ve Marston’ın, ne “Kutsal Yazı’nın hiçbir yerinde Tanrı’nın mutlaka yerine gelecek olan planı veya iradesi diye birşey bulmak mümkün değildir” sözlerini ne de Fritz Guy’ın, “Tanrı’nın iradesi, O’nun etkin amacı değil, genel isteği ve arzusudur” sözlerini anlayabiliyorum. Tam tersine KutsalYazılar bizleri tekrar tekrar, Tanrı’nın isteğinin bazen insan davranışlarının ahlaki standartlarını belirlediğine bazen de bu standartlara karşı olsa bile bu davranışların üzerinde mutlak bir kontole sahip olduğuna inanmaya yönlendirmektedir.
Buda şu anlama gelmektedir ki, “yerine gelen istek” ve “emreden istek” veya “herşeye hakim olan istek” ve “ahlaki istek” terimleri arasındaki fark, sadece Kalvinist teoloji tarafından ortaya atılmış suni bir ayrım değildir. Bu terimler, bütün Kutsal Yazı esinin tanımlanması için vazgeçilmez unsurlardır. Bu terimler, Kutsal Kitap’ın bir kısmını susturmadan tamamına Evet demektir.
Mantıklı mı?
Şimdi de, - sınırlı ve yanılabilen bir yaratığın yapabildiği kadarıyla – Tanrı’nın bu iki iradesinin nasıl birbiriyle uyum içerisinde ve mantıklı olduklarının üzerinde duracağım.
Bu ayetler hakkında söylenmesi gereken ilk şey, Tanrı’nın günah işlemediğidir.
Yeşaya 6: 3 Birbirlerine şöyle sesleniyorlardı:"Her Şeye Egemen RAB Kutsal, kutsal, kutsaldır. Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor."
Yakup 1: 13 Ayartılan kişi, "Tanrı beni ayartıyor" demesin. Çünkü Tanrı kötülükle ayartılmadığı gibi kendisi de kimseyi ayartmaz.
Bu konuda Jonathan Edwards şöyle demektedir: “Bir eylem kötü bir eylem olmasına rağmen, meydana gelmesinin iyi bir şey olabileceğini düşünmek asla çelişkili değildir. Örnek olarak, Mesih’i çarmıha germek kötü bir şeydi fakat Mesih’in çarmıha gerilişinin gerçekleşmesi kendi içerisinde iyi birşeydi. Başka bir deyişle, Tanrı kötü bir eylemin gerçekleşmesini kendi doğası içerisinde günah işlemeden isteyebilir.” Edwards, Arminyusçuların da aynı sonuca varmak zorunda olduklarının altını çizmektedir.
Bu konuda, Pavlus’un Tanrı’nın herkesin kurtulmasını istediğini söylediği 1. Timoteos 2:4 ayetlerinin tekrar gözden geçirilmesi yararlıdır. Bu konuda verilebilecek iki ihtimal vardır. Bunlardan ilki, evrende Tanrı’nın gücünden daha büyük olarak, O’nun istediklerinin gerçekleşmemesini sağlayan başa bir güç vardır. Bu fikri ne bir Kalvinist ne de bir Arminyusçu onaylamaktadır.
Diğer olasılık ise, Tanrı herkesin kurtulmasını isterken, herkesin kurtuluşunun gerçekleşeceği bir şekilde herşeye hakim iradesini kullanmamıştır. İşte bu, bir Kalvinist olarak Arminyusçularla birlikte kabul ettiğim çözümdür. Diğer bir deyişle hem Kalvinistler hem de Arminyusçular 1. Timoteos 2:4’ün üzerinde derin derin düşündüklerinde Tanrı’da iki farklı iradenin var olduğunu kabul ederler. İki taraf da Tanrı’nın herkesin kurtulmasını istediğini söyler. Fakat konu neden herkesin kurtulmadığına gelince hem Kalvinistler hem de Arminyusçular, Tanrı’nın herkesi kurtarmaktan daha da değerli bir şeye önem verdiği cevabını verirler.
Kalvinistler ve Arminyusçular arasındaki fark, Tanrı’da iki ayrı iradenin var olup olmadığı sorusuyla ilgili değil, fakat Tanrı’nın bu önem verdiği şeyin ne olduğu konusundadır. Tanrı herkesi kurtarmaktan daha fazla neyi istemektedir? Arminyusçular tarafından verilen cevap, Tanrı herkesi etkin ve karşı konulamaz bir lütufla kurtarmaktansa, kurtuluşun kişinin kendi kararına bırakılmasına ve muhtemelen sevgi dolu bir ilişkiyle sonuçlanmasına daha çok önem vermektedir. Kalvinistler tarafından verilen cevap ise, Tanrı’nın görkeminin, gazabında ve lütfunda tam olarak ilan edilmesi (Romalılar 9:22-23) ve kurtuluş için bütün yüceliği kendisine almak için insanı alçaltmasıdır (1. Korintliler 1:29).
Bu noktayı anlamak, 1. Timoteos 2:4’ün, Tanrı’nın herkesi kurtarmak yerine önem verdiği bu şeyin ne olduğu konusunda hiçbir şey söylemediğini görmek bakımından önemlidir. Bu ayetlerde ne özgür iradeden ne de herşeye hakim, etkin lütuftan bahsedilmektedir. Eğer elimizde olan tek şey bu ayetler olsaydı, Tanrı’nın neden herkesi kurtarmadığı konusunda sadece tahmin yürütebilirdik. Eğer bu ayetlerde özgür iradeye yönelik birşeyler bulunabilirse bu yorum, Kutsal Yazı’ya uygun bir yorumun sonucu değil ancak felsefik veya metafiziksel bir varsayımdan öteye geçemeyen bir spekülasyondur. Tanrı’nın bir anlamda herkesin kurtulmasını istemesi, diğer bir anlamda da istememesi, sadece bazı kişilerin kurtulacağı anlamına gelir. Bu yüzden 1. Timoteos 2:4 önümüzdeki sorunu çözmemekte tam aksine yaratmaktadır. Hem Arminyusçular hem de Kalvinistler, Tanrı’nın iradesinin O’nu herkesi kurtarmaktan kısıtlayan şeyin insanın özgür iradesi mi yoksa tanrısal belirlemenin görkemi mi olduğu konusuna cevap bulabilmek için başka yere bakmak zorundadırlar.
Hayranlık duyduğum Kalvinistler, karmaşık Kutsal Kitap yorumlarına basit ve kolay çözümler sunmak gibi bir iddiada bulunmamaktadırlar. Bu kişilerin yazılarının anlaşılmalarının zor olmasının nedeni, Kutsal Yazı’nın bazı kısımlarının, tıpkı Elçi Petrus’un söylediği gibi anlaşılmalarının zor olmalarıdır (2. Petrus 3:16).Bu Kalvinistler, Kutsal Yazılar’ı yorumlarken metne sadık kalmaya çalışmaktadırlar. Hem Kalvinistler hem de Arminyusçular zaman zaman, kendi karmaşık yorumlamalarına karşı yöneltilen suçlamaların aslında Kutsal Yazılar’ın kompleksliğine getirilen bir suçlama olduğunu hissetmektedirler.
Londra’daki Nonkonformist bir kilisenin pastörlüğünü yapmış olan Stephen Charnock’ın (1628-1680) Tanrı’nın iradesinin Kutsal Yazılar’da bir bütün halinde açıklanışı konusundaki yorumlarını dengeli ve faydalı buluyorum.
“Tanrı ne direkt olarak ne de etkin bir iradeyle günah işlemeyi iradesiyle buyurmaktadır. İradesinin açıklanışı olan yasası tarafından bunu yasakladığı için direkt olarak günah işlemeyi iradesiyle buyurmamaktadır öyle ki bu ikisinin aynı anda var olması demek, Tanrı’nın hem iyiliği hem de kötülüğü aynı şekilde istemesi demektir, ki bu da Tanrı’nın iradesinde bir çelişki olduğu anlamına gelir. Çünkü günah işlemeyi iradeyle istemek, günah işlemektir (Mezmurlar 115:3). “Tanrı ne isterse yapar”. Tanrı kesinlikle bunu isteyemez çünkü Tanrı günah işleyemez. Tanrı iyi birşeyin gerçekleşmesini olumlu bir buyrukla ister çünkü bu şeyin gerçekleşmesini belirlemiştir. Kötünün gerçekleşmesini ise özel bir buyrukla belirler çünkü bu kötülüğün gerçekleşmesini engelleyecek lütfu vermemeye karar vermiştir. Tanrı günah işlemeyi iradesiyle istememektedir çünkü aksi durumda bu, günahı onaylamak anlamına gelirdi. Fakat Tanrı günahın var olmasını istemiştir öyle ki, kötülükten kendi bilgeliği uyarınca iyilik çıkarabilsin.Günahın kendisini değil, olayın kendisini iradesiyle gerçekleştirmektedir.”
Benzer şekilde Jonathan Edwards, Charnock’tan 80 yıl sonra farklı bir terminoloji ile aynı sonuca ulaşmıştır.
“Tanrı’nın açıklanmış iradesi ve gizli iradesi veya “buyuran iradesi” ve “yerine gelen iradesi” arasında bir ayrım yapıldığında bu ayrımın iki anlamda yapıldığı açıktır. Tanrı’nın “yerine gelen iradesi”, “buyuran iradesiyle” aynı anlama gelmemektedir. Bu nedenle bu iki iradeni birbirinden farklı olduklarını düşünmek hiç de zor değildir : İki durumda da Tanrı’nın iradesi, Tanrı’nın isteğidir. Fakat Tanrı’nın erdemi sevdiğini, erdem istediğini veya yarattıklarının mutluluğunu istediğini söylediğimizde, o erdemin veya yarattığının mutluluğunun Tanrı’nın doğasının eğilimiyle uyumlu olduğunu anlatmak istiyoruzdur.
Edwards’ın söylemek istediğini kendi kelimelerimle açıklamam gerekirse, Tanrısal zeka öylesine sınırsız bir kompleksliğe sahiptir ki, dünyaya iki farklı mercekle bakabilmektedir. Tanrı, istediğinde dar açıyla istediğinde geniş açıyla bakabilir. Tanrı acı dolu veya kötü bir olaya dar mercekle baktığında günahın ve trajedinin kendi içerisinde ne olduklarını görmekte ve böylece kederlenmektedir.
Hez.18: 32 Çünkü ben kimsenin ölümünden sevinç duymam. Egemen RAB böyle diyor. Öyleyse günahınızdan dönün de yaşayın!". Fakat Tanrı acı dolu veya kötü bir olaya geniş açılı mercekle baktığında günahın ve bunun yarattığı trajedinin o noktaya gelişini ve ondan kaynaklanan herşeyi görmektedir. Tanrı bu olayın, sonsuzluğa uzanan bir mozaik gibi bütün bağlantılarını ve etkilerini görmektedir. Tanrı, bütün herşeyiyle (iyi ve kötü) bu mozaikten zevk almaktadır (Mezmur 115:3).
Tanrı’nın duygusal özellikleri anlayışımızın üzerinde sınırsız bir şekilde karmaşık bir doğaya sahiptir. Örnek olarak, Rab’bin dünyadaki 10 milyon Hristiyan’ın duasını aynı anda nasıl duyduğunu ve bu dualardan bazıları acı bazıları neşeyle dolu olduğu halde her birine teker teker şefkatli bir Baba gibi nasıl cevap verdiğini kim kavrayabilir? Kendisine aynı anda gelmelerine rağmen nasıl Tanrı ağlayanlarla ağlayıp gülenlerle gülebilmektedir? Veya Tanrı’nın dünyanın günahından dolayı her gün öfkeli olduğunu (Mezmurlar 7:11) ve yine de her gün, her dakika dünyanın bir yerinde tövbe eden bir günahkar için sonsuz bir sevinç duyduğunu (Luka 1:7, 10:23) kim kavrayabilir? Kim Tanrı’nın, kötülerin isyanı nedeniyle devamlı öfkeyle dolduğunu, halkının kutsal olmayan konuşmalarından kederlendiğini (Efesliler 4:29-30) yine de onlardan her gün zevk aldığını (Mezmurlar 149:4) ve hiç durmadan, eve geri dönen tövbekar çocukları için sevinç duyduğunu anlayabilir?
Hangimiz kompleks duyguların Tanrı için imkansız olduklarını söyleyebilir? Burada yapmamız gereken tek şey, O’nun bizlere Kutsal Kitap’ta söylemeyi seçtiği şeyleri kabul etmektir. Bizlere Kutsal Yazı aracılığıyla söylediği şey ise, kötünün yargılanmasından bir anlamda zevk duymadığı bir anlamda ise bundan zevk aldığıdır.
Bu yüzden Tanrı’nın kötünün ölümünden zevk alması veya almaması gerçeğinde tökezleyip düşmemeliyiz. Musa, İsrailliler’i eğer tövbe etmezlerse, Rab’bin onları yıkmaktan ve yok etmekten zevk alacağını (Yasanın Tekrarı 28:63) söyleyip uyardığında, Rab’be isyan edenlerin ve tövbe etmeyenlerin, Her Şeye Gücü Yeteni zavallı gösterme keyfine ulaşamayacaklarını söylemektedir. Doğru yargılarının zaferlerinde Tanrı yenilmemektedir. Bunun tam aksi geçerlidir. Musa, İsrailliler yargılandıkları zaman Tanrı için, adaletinin, gücünün ve sonsuzluğunun görkeminin sergilemesinde zevk alınacak birşey olacağını anlatmaya çalışmaktadır (Romalılar 9:22-23)
Tanrı herkesi kurtarıp kurtarmaması konusunda kendisine danıştığında, sadece dar açılı mercekle gördüğü gerçeklere bakmamakta, aynı zamanda herşeyi bilen bilgeliğiyle bütün olayları gözden geçirerek geniş açılı mercekle de bakmaktadır. Eğer Kalvinistler’in söyledikleri gibi Tanrı yalnızca bazılarını koşulsuz olarak kurtuluşa seçmeyi bazılarını ise seçmemeyi bilgece ve iyi gördüyse, birisi kurtuluş mesajının herkese sunulmasının ne kadar içten olduğu sorusunu sorabilir. Yürekten midir? Gerçek bir merhametten mi kaynaklanmaktadır?
Bu konuda verebileceğim açıklama Robert L. Dabney’in yaklaşık yüz yıl önce yazdığı bir makalede açıklanmaktadır. Dabney’in bu konuya yaklaşımı oldukça detaylı ve bu bölümde bahsettiklerimizin de ötesine gitmektedir. Her ne kadar Dabney’nin sözlerini “bu tanrısal iradenin gizini açıklamaya yeterli bir açıklama” olarak görmesem de, verdiği çözümün özünü doğru olarak görmekteyim.
Dabney, bu konuyu açıklamak için George Washington’ın yaşamından örnekler vermektedir. Andre adlı bir binbaşı, “aceleci ve talihsiz” bir şekilde ihanete girişerek genç ulusun güvenliğini tehlikeye atmıştı. “Washington’ın Yaşamı” adlı kitabın yazarın olan Marshall, Washington tarafından imzalanan ölüm emri hakkında şunları yazmıştı: “Baş komutan, görevin ve politikanın sert kurallarını uyguladığı yaşamı boyunca hiçbir zaman bu kişinin ölüm fermanını imzalarken olduğu kadar isteksiz olmamıştı”. Dabney, Washington’ın Andre için olan acıma duygusunun “gerçek ve derinden” olduğunu göstermektedir. Washington’ın öldürmeye ve sağ bırakmaya tam yetkisi vardı. O zaman neden ölüm fermanını imzalamıştı? Dabney şu şekilde açıklar, “Washington’ın, Andre’nin ölüm fermanını imzalamaktaki iradesi, acımasının az olmasından veya kaybolmasından değil bilgelik, görev, vatanseverlik ve ahlaki bir kızgınlık gibi daha yüksek ve kompleks yargıları bir araya getirmesinden kaynaklanmıştı.”
Dabney bu olaya ek olarak Andre’nin hayali bir avukatı olduğunu düşünür. Washington bu avukata, “Bunu hiç ama hiç istemeyerek ve acıyarak yapıyorum” der. Ardından avukat, “Bu konuda en yüksek otorite siz olduğunuza ve tek bir imzanızla bu kararı geri alabileceğinize göre, ölüm fermanını imzalamanız ikiyüzlülükten başka birşey değildir.” der. Dabney buna şu şekilde karşılık verir: “Böylesine bir iddia var olsaydı, kuşkusuz iddianın aptallığına eşit olurdu. Washington’ın acıma duygusu gerçekti fakat daha üstün motivler tarafından kısıtlanmaktaydı. Washington’ın suçluyu aklayacak resmi güçleri vardı fakat kendi bilgeliğini ve adaletinin yaptırımını bozamazdı. Tanrısal seçilmişlik konusunda bu örneğe karşılık gelen açıklama ise şu şekilde olmalıdır: “ Tanrı’da herkesi kurtarma isteğinin veya iradesinin olmaması acıma duygusunun yokluğunu gerekli kılmaz”. Tanrı’da gerçek bir acıma duygusu vardır , ancak tutarlı ve kutsal nedenlerden ötürü seçilmemiş olanların yeniden doğmalarını sağlayan irade sınırlanmaktadır.” Tanrı’nın sonsuz bilgeliği, O’nun bütün iradesini etkilemekte, yönetmekte ve bütün aktif prensiplerini birbiriyle uyumlu (baskın değil) kılmaktadır.
Başka bir deyişle, Tanrı mahvolan günahkarlar için derin ve gerçek bir acı duymaktadır. Yeremya, Tanrı’nın yüreğindeki bu gerçekliği şu sözlerle anlatmaktadır: “Ağıtlar 3:32-33 Dert verse de, Büyük sevgisinden ötürü yine merhamet eder;
Çünkü isteyerek acı çektirmez, İnsanları üzmez.
Bu ayetlerdeki İbranice “isteyerek” kelimesi (milibo) “yürekten” anlamına gelmektedir (1. Kings 2:33). Anlaşılan odur ki, Yeremya, Tanrı’nın meydana gelmesini sağladığı acıyı iradesiyle buyurduğunu fakat bunu duyduğu acıma isteği gibi yapmadığını söylemektedir. Acı’nın kendisi, Tanrı’nın yüreğinden gelmemiştir. Yeremya tıpkı bizler gibi, Her Şeye Hakim Tanrı’nın keder ve acıma gibi iki farklı şeyi aynı anda isteyebileceğini açıklamaya çalışmaktadır.
Tanrı’nın acıma duygusu ve günahkarlara yalvarışı yürektendir. Tanrı’nın yüreğinde, O’nun krallığına ihanet edenleri bağışlamak için içten bir eğilim vardır. Kendi yüce ve gizemli yüreğinde gerçek olan arzular ve istekler vardır – bunlar bize O’nun karakteri hakkındaki geçekleri açıklarlar. Yine de bu arzu ve isteklerin hepsi Tanrı’nın eylemlerini yönetmemektedirler. Tanrı, bilgeliğinin derinliğinde, hiçbir insan aklının asla anlayamayacağı bir plan doğrultusunda hareket etmektedir (Romalılar 11:3-36; 1. Korintiler 2:9).
Dabney, George Washington örneğinin Tanrı’ya uyarlanması konusunda bazı itirazların olacağının farkındadır. O’na göre, sınırlı ve sınırsız bir zeka ve irade arasında karşılaştırma yapabilmemizi sağlayacak hiçbir örnek mükemmel olmayacaktır. Yine de gelebilecek eleştiriler, suçluyu mahkum eden soylu ve yüce bir yürekte içten bir acıma duygusunun olabileceği gerçeğini geçersiz kılmamaktadır.
Bu yüzden, Yuhanna 3:16 ve 1. Timoteos 2:4’te söylendiği şekliyle Tanrı’nın dünyayı, bütün insanların kurtulmasını isteyen bir acımayla sevdiği gerçeğinin altını çiziyorum. Bununla birlikte, Tanrı’nın dünyanın başlangıcından önce kurtaracağı kişileri seçtiğinin de altını çiziyorum. Dünyadaki herkes kurtulmadığına göre, şu iki yol arasında bir seçim yapmak zorundayız: Ya Arminyusçular gibi Tanrı’nın herkesi kurtarma isteğinin insanın özgür iradesiyle kısıtlandığına inanacağız ya da Kalvinistler gibi Tanrı’nın herkesi kurtarma isteğinin, O’nun herşeye hakim lütfunun yüceltilmesine bağlı olduğuna inanacağız (Efesliler 1:6,12,14; Romalılar 9:22-23).
Kararımız, insanın sorumluluğunun neyi gerektirdiği hakkındaki metafiziksel varsayımlarımıza dayanmamalıdır. Asıl kararımız, Kutsal Yazılar’ın öğrettiklerine dayanmalıdır. Kutsal Kitap’ta insanların kurtuluşlarını belirleyecek en üst güce ve yetkiye sahip olduklarını göremiyorum. Anladığım kadarıyla bu görüş, metafiziksel önceden varsayımlara dayanan felsefik bir çıkarsamadır. Diğer yandan, bu yazı, kurtuluşta Tanrı’nın lütfunun her şeye hakim olduğunu ve her şeyi belirlediğinin Kutsal Yazılar’da öğretildiğini göstermektedir.
Bu yazıdaki amacım, Tanrı’nın herkesin kurtulmasını istemesinin seçilmişlik hükmündeki Tanrı’nın lütfuyla taban tabana zıt olmadığını göstermekti. Yukarıda, Tanrı’nın herkesi kurtarmak istemesini sınırlayan şeyin ne olduğu sorusuna olan cevabım, Tanrı’nın her ulustan ve her dilden insanın iman etmesi ve gazabını ve lütfunu sergilemesiyle, kendi görkemini seçilmişlerinin iyiliği için göstermesine bağlı oluşudur.
Çeviri: Yüce Kabakçı
Tanrısal Seçim ve Tanrı’nın Herkesi Kurtarma Arzusu
John Piper
Bu yazıdaki amacım, Kutsal Yazı’dan, Tanrı’nın herkesin kurtulmasını istemesinin (1. Timoteos 2:4) ve kurtulacak olanları şartsız bir şekilde seçen iradesinin aynı anda var oluşunun aslında tanrısal bir şizofreni veya yorum karmaşıklığı olmadığını göstermektir. Buna göre bu yazıda, şartsız seçilmişliğin Tanrı’nın herkes için olan merhametiyle çelişkide olmadığını ve dünyadaki bütün insanlar arasındaki kaybolmuş kişilere içten bir şekilde yapılan kurtuluş davetini geçersiz kılmadığını göstereceğim.
1. Timoteos 2:4, 2. Petrus 3:9 ve Hezekiel 18:23, Tanrı’nın iradesinin evrensel olarak herkesi kurtarmak istemesi konusunda Arminyanizm’in temel direkleri olarak tanımlanabilir. 1. Timoteos 2:1-4’te Pavlus, sakin ve huzurlu bir yaşam sürebilmemiz için krallar ve bütün yönetimdeki kişiler için dua etmemiz gerektiğini ve bunun, herkesin kurtulup gerçeğin bilincine erişmesini isteyen (thelei) Tanrı’nın gözünde iyi olduğunu ve O’nu hoşnut ettiğini söylemektedir. 2. Petrus 3:8-9’da, Elçi, mektubu yazdığı kişilere Rab’bin gözünde bir günün bin yıl, bin yılın ise bir gün gibi olduğunu hatırlatarak Mesih’in ikinci gelişinde aslında geç kalmadığını söylemektedir. 2.Pe.3: 8-9 Sevgili kardeşlerim, şunu unutmayın ki, Rab'bin gözünde bir gün bin yıl, bin yıl bir gün gibidir.
Bazılarının düşündüğü gibi Rab vaadini yerine getirmekte gecikmez; ama size karşı sabrediyor. Çünkü kimsenin mahvolmasını istemiyor (boulomenos), herkesin tövbe etmesini istiyor. Ve Hezekiel 18:23 ve 32’de , Hez.18: 23 Ben kötü kişinin ölümünden sevinç duymam, ancak kötükişinin kötü yollarından dönüp yaşamasından sevinç duyarım.Egemen RAB böyle diyor.
Hez.18: 32 Çünkü ben kimsenin ölümünden sevinç duymam (ehephoz). Egemen RAB böyle diyor. Öyleyse günahınızdan dönün de yaşayın!"
1. Timoteos 2:4’ün metinsel ve dilbilgisel yorumu göz önüne alındığında “Tanrı’nın herkesin kurtulmasını istemesi” dünyadaki her bir kişiyi kapsamamaktadır fakat bunun yerine 1. Ayettede belirtildiği üzere krallar ve yöneticiler de dahil olmak üzere her çeşit insanı kastetmektedir. 2. Petrus 3:9’daki “size” kelimesi de dünyadaki herkesi değil Adolf Schlatter’in de söylediği gibi yalnızca tövbe aracılığıyla Tanrı’nın lütfuna ve vaadedilen mirasa sahip olmuş Hristiyanlar’ı kastetmektedir.
Buna rağmen, Tanrı’nın herkesi kurtarmak isteyen iradesi konusundaki bu sınırlama Arminyusçuları hiçbir zaman tatmin etmemiştir ve belkide Hezekiel kitabındaki ayetlerin sınırlamaya daha az izin vermeleri nedeniyle hiç bir zaman tatmin edici olmayacaktır. Bu yüzden, şartsız seçilmişliğe inanan yürekten bir imanlı olarak Tanrı’nın tövbesiz kişinin yok oluşundan zevk almadığını ve herkese merhametli davrandığını söylemekten sevinç duyuyorum. Ancak amacım söylediklerimin birbirleriyle aslında çelişmediklerini göstermektir.
Bu kısımda anlatılanlar, Tanrı’nın kurtaracağı kişileri koşulsuz olarak seçmesi doktrinini savunma amacıyla yazılmamıştır. Bu konuyu diğer yazılarımda geniş bir şekilde açıkladım. Bununla birlikte, Arminyanizm’in kendisini savunmak için kullandığı bu ayetlerin aslında şartsız seçilmişlik doktrinine karşı kullanılabilecek sağlam silahlar olmadıklarını belirtmeliyim. Aslına bakılırsa Arminyusçular, Tanrı’nın evrensel sevgisiyle ilgili bu ayetleri alarak seçen lütfa karşılık bir silah olarak kullanmakla büyük bir hata yapmaktadırlar.
Tanrı’nın herkesi kurtarmak istediğini söylerken aynı zamanda bazı kişileri koşulsuz olarak seçtiğini söylemek Tanrı’da en azından iki irade olduğunu veya iradesinin iki farklı şekilde gerçekleştiğini söylemek demektir. Bu da şu anlama gelir ki, Tanrı bir durumun gerçekleşmesini buyururken, aynı zamanda başka bir durumun da meydana gelmesini istemekte ve öğretmektedir.
Tanrı’nın iradesinin gerçekleşmesi konusundaki ayrım yüzyılllar boyunca farklı şekillerde tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu konu yeni bir buluş değildir. Örnek olarak teologlar her şeye hakim irade, ahlaksal irade, etkin irade, izin veren irade, gizli irade, açıklanmış irade, buyuran irade, emreden irade, yerine gelen irade, istek işareti (voluntas signi) ve iyi istek (voluntas beneplaciti) gibi ayrımlarda bulunmuşlardır.
Clark Pinnock, kendi içerisinde ileri derecede bir paradoks oluşturduğunu düşündüğü için kurtuluş konusunda Tanrı’nın iki ayrı iradesi olduğu kavramını reddetmektedir. Pinnock’un kitabında (A Case for Arminianism) Randall Basinger şunu söylemektedir: “Eğer Tanrı bütün olayların akışını belirlediyse o zaman bu şeyler olduklarından daha farklı olamazlar ve olmamalıdırlar.” Diğer bir deyişle Tanrı’nın birşeyin bir yönde gerçekleşmesini buyurduğu halde bizlerden bu şeyin diğer bir şekilde gerçekleşmesi için hareket etmemizi istemesi kavramını reddetmektedir. Randall şunu da ekler : “Bu ayrımın içinde gerçekten var olduğu bir Tanrı’yı kavrayabilmek çok zordur.”
Aynı kitapta Fritz Guy, Tanrı’nın Mesih’te kendisini açıklamasıyla, bizlerin Tanrı sevgisi hakkındaki düşüncelerimizde kökten bir değişiklik meydana getirildiğini söylemektedir. Dr. Guy şöyle der: “Bu geçiş veya değişiklik, Tanrı’nın iradesi hakkında “bu iradenin karar vermekten çok zevk almak” ile ilgili olduğunu düşünmemizi sağlamıştır.” Tanrı’nın iradesi, değişmez bir şekilde ortaya koyduğu her şeye hakim amacı değildir, bunun yerine “sevenin sevdiği kişi için duyduğu arzudur.” Tanrı’nın iradesi, O’nun etkin amacı değil, genel isteği ve arzusudur. Dr. Guy daha da ileri giderek şunları söyler: “Önceden belirleme varsayımından ayrı olarak Tanrı’nın iradesinin her zaman istek veya arzu şeklinde anlaşılmasının zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.”
Bu eleştiriler yeni değillerdir. Jonathan Edwards yaklaşık 250 yıl önce şunları yazmıştı: “Arminyusçular Tanrı’nın gizli ve açıklanmış iradesi, daha da doğru bir şekilde belirtmek gerekirse Tanrı’nın meydana gelmesini buyurduğu isteğiyle, yasasında buyurduğu isteği arasındaki farklılığı, bizler Tanrı birşeyin gerçekleşmesini buyurduğu halde başka bir şey emredebilir dediğimiz için aşağılamaktadırlar. Ve böylece, sanki Tanrı’da iradesinden kaynaklanan bir çelişki varmış gibi O’na inandığımızı söylemektedirler.”
Fakat bütün bu eleştirilere rağmen Tanrı’nın iradesindeki bu farklılık mantıksal veya teolojik çıkarımlardan dolayı değil, Kutsal Yazı’da açıkça bir şekilde açıklandığı için hala önümüzde durmaktadır. Pinnock’un “A Case for Arminianism” adlı kitabındaki en dikkatli yorum Tanrı’da iki iradenin var olduğu gerçeğini kabul etmektedir. I. Howard Marshall 1. Timoteos 2:4 hakkında şunları söylemektedir :
“Bütün yanlış anlamaları önlemek için, Tanrı’nın bütün insanların kurtulmalarını istediği veya dilediği gerçeği, herkesin mutlaka müjdeye cevap vereceğini kesin olarak ima etmez. Bizler Tanrı’nın neyin olmasını istediği ve neyin meydana gelmesini buyurduğu konusunda kesin bir ayrım yapmak zorundayız çünkü bu iki şeye de Tanrı’nın isteği veya iradesi denebilir. Söz konusu sorun herkesin kurtulup kurtulmayacağı değil, Tanrı’nın inanacaklarını bildiği kişilerden Mesih’in ölümünün potansiyel kapsamını sınırlamadan herkesin kurtuluşunu Mesih’te sağlayıp sağlamadığıdır.”
Bu bölümde Marshall’ın söylediği, “Bizler Tanrı’nın neyin olmasını istediği ve neyin meydana gelmesini buyurduğu konusunda kesin bir ayrım yapmak zorundayız çünkü bu iki şeye de Tanrı’nın isteği veya iradesi denebilir.” sözünün altını çizmek istiyorum. Belki de bunu yapabilmenin en etkili yolu Kutsal Yazı’nın, Tanrı’nın birşeyin bir bakımdan meydana gelmesini buyururken diğer anlamda bunu onaylamaması konusunda neler dediğine dikkati çekmek olacaktır. Kutsal Yazılar’dan gelen kanıtları gördükten sonra bizler geri adım atıp, bu gerçeği, Tanrı’nın kurtuluşla ilgili amaçları konusuyla bağlantılı olarak anlamaya çalışabiliriz.
Tanrı’nın İki İradesi Hakkındaki Örnekler
Mesih’in Ölümü
Tanrı’nın, günahın meydana gelmesine izin verirken aynı zamanda bunu onaylamaması için verilebilecek en mükemmel örnek, kendi kusursuz Oğlu’nun ölümüne izin verişidir. İsa’nın Yahuda tarafından ihanete uğraması Şeytan tarafından esinlenen ahlaksal olarak kötü bir eylemdi (Luka 22:3). Buna rağmen Elçilerin İşleri kitabında Luka şöyle demektedir : Elç.2: 23 “Tanrı'nın belirlenmiş amacı (boule) ve öngörüsü uyarınca elinize teslim edilen bu adamı, yasa tanımaz kişilerin eliyle çarmıha çivileyip öldürdünüz.” Yahuda’nın ihaneti kesinlikle bir günahtı ve Şeytan’ın bu günaha aracılık etmesi de söz konusuydu fakat aynı zamanda bu Tanrı’nın önceden belirlediği bir plandı. Bu şekilde Tanrı, eylemin kendisi günah olmasına rağmen, Oğlu’nun ele verilmesini iradesiyle gerçekleştirmişti.
Bununla birlikte Hirodes’in İsa’yı aşağılaması (Luka 23:11), Pilatus’un Yahudiler’in isteklerine kendini bırakması (Luka 23:24), Yahudiler’in “Çarmıha ger, Çarmıha ger!” diye bağrışmaları (Luka 23:21) ve Romalı askerlerin İsa’yla dalga geçmeleri de günahlı tutumlar ve eylemlerdi. Yine de Luka Elçilerin İşleri 4:27-28’de bütün bu olaylarda Tanrı’nın hakimiyetini anlayışını, Yeruşalim’deki imanlıların dualarını kaydederken şu şekilde açıklamaktadır : Elç.4: 27-28 "Gerçekten de Hirodes ile Pontius Pilatus, bu kentte İsrail halkı ve öteki uluslarla birlikte senin meshettiğin kutsal Kulun İsa'ya karşı bir araya geldiler. Senin kendi gücün ve isteğinle (boule) önceden kararlaştırdığın her şeyi gerçekleştirdiler.”
Mesih’in dehşet verici ölümü, Baba Tanrı’nın iradesi ve işiydi. Yeşaya şöyle demişti: “Yeşaya 53: 4 Aslında hastalıklarımızı o üstlendi, Acılarımızı o yüklendi. Bizse Tanrı tarafından cezalandırıldığını, Vurulup ezildiğini sandık.
Yşa.53: 10 Ne var ki, RAB onun ezilmesini uygun gördü, Acı çekmesini istedi. Tanrı’nın iradesi, Oğlu’nu ölüme götüren olayların hepsinde etkindi.
İbraniler 2: 10 Birçok oğulu yüceliğe eriştirirken onların kurtuluş öncüsünü acılarla yetkinliğe erdirmesi, her şeyi kendisi için ve kendi aracılığıyla var eden Tanrı'ya uygun düşüyordu. Yine de Jonathan Edwards’ın söylediği gibi, “Mesih’in acıları, günahın varlığı olmadan meydana gelemezdi. O, aşağılanma ve hor görülme için acı çekmek zorundaydı”
Tanrı’nın ahlaksal yasasına itaati talep ettiğini ve bu yasanın bir çok kişi tarafından reddedildiğini söylemenin neredeyse gereği yoktur. Birçok ayette bu gerçek açık bir şekilde dile getirilmiştir : Matta 7: 21 "Bana, 'Ya Rab, ya Rab!' diye seslenen herkes Göklerin Krallığı’na girmeyecek. Ancak göklerdeki Babam'ın isteğini (thelema) yerine getiren girecektir.
Matta 12: 50 "Göklerdeki Babam'ın isteğini kim yerine getirirse, kardeşim, kızkardeşim ve annem odur."
1.Yuhanna 2: 17 Dünya da dünyasal tutkular da geçer, ama Tanrı'nın isteğini yerine getiren sonsuza dek yaşar.
Bu ayetlerdeki “Tanrı’nın isteği”, Eski ve Yeni Antlaşma’da açıklanan, günahı yasaklayan ahlaksal isteğidir.
Bu yüzden Yahuda’nın, Pilatus’un, Romalı askerlerin ve Yahudi kalabalığın, İsa’yı çarmıha gererkenki günahlarıyla Tanrı’nın ahlaksal yasasına karşı gelmelerinin Tanrı’nın “isteği” olmadığını biliyoruz. Fakat aynı zamanda bu olayın gerçekleşmesinin de Tanrı’nın isteği olduğunu biliyoruz. Bu yüzden Tanrı’nın bir anlamda meydana gelmesini istediği birşeyi diğer bir anlamda istemediğini de görmüş oluyoruz. I. Howard Marshall’ın yorumu, İsa’nın ölümüyle de onaylanmış olmaktadır: “Bizler Tanrı’nın neyin olmasını istediği ve neyin meydana gelmesini buyurduğu konusunda kesin bir ayrım yapmak zorundayız.”
Kuzuya Karşı Savaş
Konuyla ilgili olarak Vahiy 17:16-17’ye bakmamızın iki nedeni vardır. İlk neden, çarmıhta doruk noktasına ulaşan günahkar eylemin, Tanrı’nın iradesiyle ilgili şu ana kadar gördüklerimizi onaylar şekilde Tanrı’nın Oğlu’na karşı açılan savaşta bir sona ulaşmasıdır. İkinci neden ise bu ayetlerin Yuhanna’nın, Tanrı’nın içeriğinde günah olan bir peygamberliği nasıl gerçekleştirdiği ile ilgili olan anlayışını yansıtmasıdır. Yuhanna tarihin son olaylarından bazıları hakkında bir görüm iletmektedir : Vahiy 17: 16-17 "Gördüğün canavarla on boynuz fahişeden nefret edecek, onu perişan edip çıplak bırakacaklar. Etini yiyip kendisini ateşte yakacaklar.
Çünkü Tanrı, amacını gerçekleştirme isteğini onların yüreğine koymuştur. Öyle ki, Tanrı'nın sözleri yerine gelinceye dek krallıklarını canavara devretmekte sözbirliği edecekler.”
Bu ayetlerin detayına girmeden ilgilendiğimiz konu açık bir şekilde önümüzde durmaktadır. Canavar, dipsiz derinliklerden çıkmaktadır (Vahiy 17:8). Bu canavar, kötülüğün ve Tanrı’ya karşı olan isyanın sembolleştirilmiş bir anlatımıdır. On boynuz ise on kraldır (ayet 12) ve bunlar Kuzu’ya karşı bir savaş açmaktadırlar (ayet 14).
Kuzu’ya karşı savaşmak bir günahtır ve günah Tanrı’nın iradesine karşıttır. Buna rağmen melek, “Tanrı, amacını gerçekleştirme isteğini onların yüreğine koymuştur. Öyle ki, Tanrı'nın sözleri yerine gelinceye dek krallıklarını canavara devretmekte sözbirliği edecekler.” demektedir. Bu yüzden Tanrı (bir anlamda) on kralın, kendi isteğine karşıt birşey yapmaları için yüreklerini etkilemeyi istemiştir.
Bundan da öte Tanrı bunu, peygamberlik sözlerini yerine getirirken gerçekleştirmiştir. On kral, “Tanrı’nın sözleri yerine gelene kadar” canavarla işbirliği yapacaklardır. Bu da bize, Mesih-karşıtı’nın yenilmesiyle sonuçlanacak olan bazı peygamberliklerin yerine gelmesi konusunda Yuhanna’nın bu konuda ne anladığını ima eder. Bu anlamda Tanrı’nın önceden bildirdiği peygamberlikler, O’nun olacağını önceden bildiği tahminler değil, Tanrı’nın bu olayları meydana getiren tanrısal isteğidir. Bunu 17. ayetin yapısından anlamaktayız. Yuhanna, Tanrı’nın gelecekte gerçekleşecek olan kötü bir olayın Tanrı tarafından önceden görüldüğüne değil, Tanrı’nın bunu önceden tasarlamış olmasına sevinmektedir. Yuhanna’nın aklında, yerine gelen bir peygamberlik, yalnızca bir tahmin değil, tam tersine vaadin gerçekleşmesidir.
Bu nokta gerçekten çok önemlidir çünkü Yuhanna kendi adını taşıyan müjde kitabında, içinde günahı barındıran ve Mesih’in ölümünün gerçekleşmesini sağlayan Eski Antlaşma peygamberliklerini aktarmıştır. Bu da, Tanrı’nın günah olarak yasakladığı bazı olayların meydana gelişini planladığı anlamına gelir. Bu olaylara Yahuda’nın İsa’ya ihaneti (Yuhanna 13:18, Mezmurlar 41:9), İsa’nın düşmanlarından gördüğü nefret (Yuhanna 15:25, Mezmurlar 69:4, 35:19), İsa’nın giysileri için askerlerin aralarında kura çekmeleri (Yuhanna 19:24, Mezmurlar 22:18) ve İsa’nın bedeninin deşilmesi (Yuhanna 19:36-37, Mısırdan Çıkış 12:46, Mezmurlar 34:20, Zekeriya 12:10) dahildir. Yuhanna Tanrı’nın herşeye hakim oluşuyla ilgili teolojisini şu sözlerle özetlemektedir : “Bu olaylar, Kutsal Yazı yerine gelsin diye oldu.” Diğer bir deyişle meydana gelen bu olaylar Tanrı’nın sadece önceden gördüğü tesadüfi olaylar değil, tam tersine Tanrı’nın gerçekleştirmeyi tasarladığı planlardır. Bu şekilde I. Howard Marshall’ın sözlerinin tekrar doğrulandığını görüyoruz: “Bizler Tanrı’nın neyin olmasını istediği ve neyin meydana gelmesini buyurduğu konusunda kesin bir ayrım yapmak zorundayız.”
Tanrı’nın Katılaştırma İşi
Tanrı’nın bir anlamda gerçekleşmesini buyurduğu birşeyi diğer bir anlamda onaylamamasına verilebilecek diğer bir örnek de Kutsal Yazı’da Tanrı’nın insanların yüreklerini kendisine karşı günahkar bir şekilde inatkar bir tutumda bulunmaları için katılaştırmasıdır.
Bu konuda en iyi bilinen örnek Firavun’un yüreğinin katılaştırılmasıdır. Mısırdan Çıkış 8:1’de RAB Musa'ya şöyle dedi: "Firavunun yanına git ve ona de ki, 'RAB şöyle diyor: Halkımı salıver, bana tapsınlar.” Başka bir deyişle Firavun’un İsrailliler’in gitmelerine izin vermesi Tanrı’nın “isteğiydi”. Yine de başlangıçtan beri Tanrı, Firavun’un İsrailliler’i salıvermemesini sağladı.
Mısırdan Çıkış 4:21 RAB Musa'ya, "Mısır'a döndüğünde, sana verdiğim güçle bütünşaşılası işleri firavunun önünde yapmaya bak" dedi, "Ama ben onu inatçı yapacağım. Halkı salıvermeyecek.” Belirli bir noktada Firavun, İsrail halkının gitmesine izin vermemesinin bir günah olduğunu kabul ediyor :
Mısırdan Çıkış 10: 17 "Lütfen bir kez daha günahımı bağışlayın ve Tanrınız RAB'be dua edin; bu ölümcül belayı üzerimden uzaklaştırsın." Bu şekilde görüyoruz ki, Tanrı’nın iradesi Firavun’un davranışlarının nasıl olacağını belirlerken aynı zamanda bu aynı irade bu aynı davranışları onaylamamaktadır.
Bazıları bu yorumu, ilk beş belada ayetlerin kesin olarak Tanrı’nın Firavun’un yüreğini katılaştırdığını söylemediğine fakat Firavun’un yüreğinin kendisinin katılaştırıldığına (Mısırdan Çıkış 7:22, 8:19, 9:7) veya Firavun’un kendi yüreğini katılaştırdığına (Mısırdan Çıkış 8:15,32) ve yalnızca 6. belada Tanrı’nın Firavun’un yüreğini katılaştırdığını söylediğine (9:12, 10:20,27, 11:10, 14:4)
işaret ederek reddetmektedirler.Örnek olarak R. T. Forster ve V.P. Marston, sadece 6. beladan sonra Tanrı, Firavun’un yüreğinin katılığında devam etmesi için özel bir güç verdi demektedirler.
Fakat bu gözlem, Tanrı’da iki iradenin olduğuna dair kanıtlardan kaçma konusunda başarısız olmaktadır. Forster ve Marston Tanrı’nın ilk beş belada Firavun’un yüreğini katılaştırmadığını söylerken gerçekten haklı olsalar bile son beş belada bu katılaştırma işini gerçekleştirdiğini kabul etmektedirler. Tanrı bir şekilde Firavun’un İsrail halkının gitmemesi konusunda ısrarcı olmasını isterken, diğer bir yandan da Firavun’un halkı salıvermesini istemektedir. Çünkü Tanrı, “Bırak halkım gitsin” diye buyurmaktadır. Bu resim bizlere neden teologların buyuran irade (“Bırak halkım gitsin”) ve yerine getiren iradeden (Tanrı, Firavun’un yüreğini katılaştırdı) bahsettiklerini açıklamaktadır.
Mısırdan Çıkış, Tanrı’nın bu şekilde çalışmasının tek örneği değildir. İsrail halkı Heşbon Kralı Sihon’un ülkesine geldiklerinde Musa şöyle demişti :
Yas.2: 26-27 "Bundan sonra Kedemot Çölü'nden Heşbon Kralı Sihon'a barışönerileriyle ulaklar gönderdim. Öneriler şöyleydi:
'İzin ver, ülkenden geçelim. Dosdoğru ana yoldan, sağa solasapmadan geçeceğiz.
Tanrı’nın kendi halkının saldırıya uğraması yerine bereketlenmesini istediğini de göz önünde bulundurursak bu teklif, Sihon’un, Tanrı’nın halkına saygıyla davranmasını gerektirse bile, “Yas.2: 30 Ne var ki, Heşbon Kralı Sihon ülkesinden geçmemize izin vermek istemedi. Tanrınız RAB, şimdi olduğu gibi, Sihon'u elinize teslim etmek için yüreğini duygusuzlaştırıp onu inatçı yaptı. Diğer bir deyişle Tanrı, İsrail’in lanetlenmesini değil bereketlenmesini isterken aynı zamanda Sihon’un da o şekilde davranmasını istemişti.
Benzer bir şekilde Kenan şehirlerinin fethedilmesi de Tanrı’nın bu kentlerin krallarının yüreğine Yeşu’yla barış yapmak yerine savaşmayı koymuş olması sayesinde gerçekleşmiştir. Yeşu.11: 18-20 Yeşu bu krallarla uzun süre savaştı.
Givon'da yaşayan Hivliler dışında, İsrailliler'le barış antlaşması yapan bir kent olmadı. İsrailliler öbür kentlerin hepsini savaşarak aldılar.
Çünkü onları İsrail'e karşı savaşmaya kararlı yapan RAB'bin kendisiydi. Böylece RAB'bin Musa'ya buyurduğu gibi, İsrailliler onlara acımadı, hepsini öldürüp yok ettiler. Bu ayetler ışığında Fritz Guy’ın, “Tanrı’nın iradesi her zaman O’nun etkin yargılama amaçlarından çok seven arzusu ve isteği olarak anlaşılmalıdır” sözü anlamsız çıkmaktadır. Daha da açık olan nokta, yargılama zamanı geldiğinde Tanrı’nın, tıpkı İsraili bereketlemek yerine lanetlemek gibi, suçlunun kendi açıklanmış iradesine aykırı hareket etmesini gerçekleştiriyor oluşudur.
Tanrı’nın yürekleri katılıştırma işi sadece İsrailli olmayanlarla sınırlı değildi. Aslında bu gerçek, tarihin bu döneminde İsrail’in yaşamında merkez bir rol oynamaktadır. Romalılar 11:7-9’da Pavlus, İsrail’in aradığı kurtuluşa ve doğruluğa ulaşmaktaki başarısızlığından bahsetmektedir: Rom.11: 7-10 “Sonuç ne? İsrail aradığına kavuşamadı, seçilmiş olanlar ise kavuştular.
Geriye kalanlarınsa yürekleri nasırlaştırıldı.
Yazılmış olduğu gibi:
"Tanrı onlara uyuşukluk ruhu verdi;
Bugüne dek görmeyen gözler, duymayan kulaklar verdi."
Davut da şöyle diyor:
"Sofraları onlara tuzak,
Kapan, tökez ve ceza olsun.
Gözleri kararsın, göremesinler.
Bellerini hep iki büklüm et!"
Her ne kadar Tanrı’nın buyruğunun, halkının görmesi, duyması ve imanla cevap vermesi (Yeşaya 42:18) olmasına rağmen yine de, sadece kendisinin bildiği nedenlerden ötürü bazı kişilerin buyruklarına uymaması için inatçılık ruhu vermektedir.
İsa da, yaşadığı günlerdeki Yahudiler’e benzetmelerle konuşmasının nedenlerinden birisinin ahlaksal bir körlük veya inatçılık getirmek olduğunu söyledi. Markos 4:11-12’de öğrencilerine şunları söyledi: “O da onlara şöyle dedi: "Tanrı'nın Krallığı’nın sırrı sizlere açıklandı, ama dışarıda olanlara her şey benzetmelerle anlatılır.
Öyle ki, 'Bakıp bakıp görmesinler, Duyup duyup anlamasınlar da, Dönüp bağışlanmasınlar.” Burada yine Tanrı, onaylamadığı bir durumun meydana gelmesini istemektedir. Tanrı’nın isteği, insanların dönüp bağışlanmalarıdır (Markos 1:15 fakat Tanrı bu isteğinin yerine gelmesini sınırlayacak bir şekilde çalışmaktadır.
Pavlus bu tanrısal katılaştırmanın, Yahudiler ve Yahudi olmayanların kurtuluşunu da kapsayacak geniş bir planın parçası olduğunu söylemektedir. Romalılar 11:25-26’da şöyle demektir: “Kardeşler, bilgiçliğe kapılmamanız için şu sırdan habersiz kalmanızı
istemem: İsrailliler'den bir bölümünün yüreği, öteki uluslardan kurtulacakların
sayısı tamamlanıncaya dek duyarsız kalacaktır.
Sonunda bütün İsrail kurtulacaktır. Yazılmış olduğu gibi:
"Kurtarıcı Siyon'dan gelecek,
Yakup'un soyundan tanrısızlığı uzaklaştıracak.”
Katılaştırmanın belirlenmiş bir amacının olması (öteki uluslardan kurtulacak olanların sayısı tamamlanıncaya dek), bunun Tanrı’nın amacının dışındaki bağımlı bir durum olmaktan çok Tanrı’nın planı olduğunu göstermektedir. Romalılar 10:1’de Pavlus yalnızca kendisinin değil, Tanrı’nın da yüreğinden geçenleri yazmaktadır: “Kardeşler! İsrailliler'in kurtulmasını yürekten özlüyor, bunun için Tanrı'ya
yalvarıyorum.” Tanrı söz dinlemeyen bir halka devamlı ellerini uzatmakta (Romalılar 10:21) fakat aynı zamanda aynı kişileri bir süreliğine yüreklerinin katılığına teslim etmektedir.
Romalılar 11:31-32’nin anlatmaya çalıştığı da tam olarak budur. Pavlus, Yahudi olmayanların kurtuluşa “kavuşabilmeleri” için İsrailliler’in söz dinlemez kılındıklarını söylerken aklından kimin planını geçiriyordu? Bu plan tabiki sadece Tanrı’nın planı olabilirdi. Çünkü İsrail kendi söz dinlemezliğini, Yahudi olmayan uluslar için bir bereket olarak görmemekteydi. Bu yüzden Romalılar 11:31’in anlatmaya çalıştığı Tanrı’nın İsrail’in yüreğini katılaştırmasının kendi içerisinde bir amaç değil, bütün ulusları kapsayacak kurtuluş planının bir parçası olduğudur. Kısacası Tanrı’nın insanlardan tersini yapmalarını emrettiği bir durumu (Yüreklerinizi katılaştırmayın İbraniler 3:8,15, 4:7) gerçekleştirdiğini (yüreği katılaştırmak) söyleyebiliriz.
Tanrı’nın Kötülüğü Engelleme Hakkı ve Engellememe İsteği
Tanrı’nın meydana gelmesini buyurduğu birşeyi onaylamamasına Kutsal Yazı’dan verilebilecek başka bir örnek de, O’nun insanın yüreğindeki kötülüğü engellemeyi veya engellememeyi seçme hakkıdır.
Süleyman’ın Özdeyişleri 21:1’de “Kralın yüreği RAB'bin elindedir, Kanaldaki su gibi onu istediği yöne çevirir.” Kralın yüreğinin üzerindeki bu tanrısal hak konusunda verilebilecek başka bir örnek de Yaratılış 20. Bölümde bulunmaktadır. Yar.20:1-5 İbrahim Mamre'den Negev'e göçerek Kadeş ve Sur kentlerininarasına yerleşti. Sonra geçici bir süre Gerar'da kaldı. Karısı Sara için, "Bu kadın kızkardeşimdir" dedi. Bununüzerine Gerar Kralı Avimelek adam gönderip Sara'yı getirtti. Ama Tanrı gece düşünde Avimelek'e görünerek, "Bu kadınıaldığın için öleceksin" dedi, "Çünkü o evli bir kadın." Avimelek henüz Sara'ya dokunmamıştı. "Ya RAB" dedi, "Suçsuzbir ulusu mu yok edeceksin? İbrahim'in kendisi bana, 'Bu kadın kızkardeşimdir' demedi mi? Kadın da İbrahim için, 'O kardeşimdir' dedi. Ben temiz vicdanla, suçsuz ellerimle yaptım bunu." Ve Tanrı 6. Ayette Avimelek’e, “"Bunu temiz vicdanla yaptığını biliyorum" diye yanıtladı, "Ben de seni bu yüzden bana karşı günah işlemekten alıkoydum, kadına dokunmana izin vermedim.” dedi.
Burada açıkça gözüken, Tanrı’nın seküler liderlerin günahlarını engellemeye gücünün ve hakkının olduğudur. Bunu yaptığında, istediği için yapmakta, yapmadığında ise istemediği için yapmamaktadır. Bu da şu anlama gelmektedir ki, Tanrı bazen insanların günahlarını engellemeyi istemekte bazen ise bunu istememeyi isteyerek daha da artmalarını sağlamaktadır.
Bu, her ne kadar Tanrı tarafından insan doğası üzerinde işlenen adaletsiz bir eylem olarak gözükse de, Yaratıcı’nın yarattıklarının kötü eylemlerini engelleme veya engellememeye gücü ve yetkisi vardır. Mezmur 33:10-11 RAB ulusların planlarını bozar, Halkların tasarılarını boşa çıkarır. Ama RAB'bin planları sonsuza dek sürer, Yüreğindeki tasarılar kuşaklar boyunca değişmez. Tanrı bazen yöneticilerin planlarının başarısızlığa uğramalarını sağlayarak onları kızdırmakta bazen de, bunu tıpkı Avimelek’e yaptığı gibi onların haberi olmadan yüreklerini etkileyerek yapmaktadır.
Ancak, Tanrı’nın bu hakkını kullanmadığı bazı zamanlar vardır çünkü Tanrı insan kötülüğünün kendi işleyiş şekliyle devam etmesini istemektedir. Örnek olarak, Tanrı Eli’nin oğullarını öldürmek istemişti.
1.Sa.2: 22-25 Eli artık çok yaşlanmıştı. Oğullarının İsrailliler'e bütünyaptıklarını, Buluşma Çadırı'nın girişinde görevli kadınlarladüşüp kalktıklarını duymuştu.
Onlara, "Neden böyle şeyler yapıyorsunuz?" dedi,"Yaptığınız kötülükleri herkesten işitiyorum.
Olmaz bu, oğullarım! RAB'bin halkı arasında yayıldığınıduyduğum haber iyi değil.
İnsan insana karşı günah işlerse, Tanrı onun için aracılıkyapar. Ama RAB'be karşı günah işleyeni kim savunacak?" Ne var ki,onlar babalarının sözünü dinlemediler. Çünkü RAB onları öldürmek istiyordu.
Neden Eli’nin oğulları babalarının iyi öğüdüne kulak asmak istemediler? Ayetlerin verdiği cevap “çünkü Rab onları öldürmek istiyordu.” Bu durum ancak, Tanrı’nın Eli’nin oğullarının söz dinlemezliklerini engelleyecek yetkiye ve güce sahip olduğu şeklinde açıklandığında mantıklı olabilir – ki Tanrı bu yetkisini ve gücünü bu olayda kullanmamıştı. Bu yüzden, Tanrı’nın Eli’nin oğullarına yapmamalarını söylediği şeyleri (babalarını küçümseme ve cinsel ahlaksızlıkta bulunma) yapmaya devam etmelerini istediğini söylemek zorundayız.
Ek olarak ayette geçen “Rab onları öldürmek istiyordu” daki “istemek” kelimesi Hezekiel 18:23, 32 ve 33:11’de Tanrı’nın kötü kişinin ölümünden zevk almadığını söyleyen İbranice kelimeyle (haphez) aynıdır. Tanrı, Eli’nin oğullarını öldürmek istemişti fakat aynı zamanda kötü kişinin ölümünden de zevk almamaktaydı. Bu durum da bizlere, sadece Hezekiel 18:23’teki ayeti alıp 1. Samuel 2:25 gibi diğer Kutsal Yazı ayetlerini görmezden gelerek bir yoruma ulaşmamamız konusunda önemli bir uyarıdır. Bu iki gerçeği birleştirdiğimizde Tanrı’nın bir anlamda kötünün ölümünü istediğini fakat diğer bir anlamda da kötünün ölümünden zevk almadığını söylememiz doğrudur.
Tanrı’nın kötülüğü engellememeyi seçmek için sahip olduğu yetki ve güç konusunda verilebilecek diğer bir örnek de Romalılar 1:24-28’dir. Pavlus bu ayetlerde üç defa Tanrı’nın insanları daha ileri bir bozulmuşluğa teslim ettiğini (paredoken) söylemektedir. Ayet 24: “Bu yüzden Tanrı, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları
yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa teslim etti”. Ayet 26: “İşte böylece Tanrı onları utanç verici tutkulara teslim etti. Kadınları
bile doğal ilişki yerine doğal olmayanı yeğlediler.” Ayet 28: “Tanrı'yı tanımakta yarar görmedikleri için Tanrı onları yararsız
düşüncelere, yakışıksız davranışlara teslim etti.” Tanrı, Avimelek’e yaptığı gibi bu kötülüğü engelleyebilecek yetkiye ve güce sahiptir. Fakat açıkça bunu yapmayı istememiştir. Tam tersine bu ayetlerde açıkça görülen iradesi ve isteği cezalandırmaydı ve Tanrı’nın günahı cezalandırmasının bir yönü de onun devamlı artışına izin verişidir. Fakat bu da, Tanrı’nın olmamasını emrettiği davranışların meydana gelmelerini iradesiyle buyurduğu anlamına gelmektedir. Tanrı’nın isteğinin bu durumda cezalandırıcı bir doğaya sahip olması, bu gerçeği değiştirmemektedir. Bu konuda Kutsal Yazı’dan verilebilecek diğer örnekler de vardır fakat şimdi daha farklı bir kanıttan bahsedeceğiz.
Tanrı, Kötünün Ölümünden Zevk Almakta mıdır?
Az önce Tanrı’nın Eli’nin oğullarını öldürmek “istediğini” ve aynı kelimenin Hezekiel 18:23’te Tanrı’nın kötünün ölümünden zevk almadığını söylediği ayetlerde geçtiğini görmüştük. Tanrı’nın bu karmaşık iradesinin resmedildiği diğer bir Kutsal Yazı ayeti ise Yasanın Tekrarı 28:63’tür. Burada Musa, tövbe etmeyen İsrail’in üzerine gelecek yargıdan bahsetmektedir. Musa’nın söyledikleri, Hezekiel 18:23’ten şaşırtıcı derecede farklıdır (çelişkili değil). Yas.28: 63 Size iyilik yapmak, sizi çoğaltmak RAB'bi nasıl sevindirdiyse, sizi yıkmak ve yok etmek de öyle sevindirecektir.Mülk edinmek için gideceğiniz ülkeden sökülüp atılacaksınız.
Burada,”sizi yıkmak ve yok etmek de öyle sevindirecektir” cümlesinde kullanılan sevinmek kelimesi daha da kuvvetli bir anlamda kullanılmıştır. Bunu beğensek de beğenmesek de Tanrı’nın bir anlamda kötünün ölümünden zevk almadığı (Hezekiel 18) bir anlamda ise bundan zevk aldığı (Yasanın Tekrarı 28:63, 2. Samuel 2:25) gerçeğiyle Kutsal Yazı tarafından yüzleştirilmekteyiz.
Tanrı’nın Her Şeye Hakim Olan İradesinin Kapsamı Nedir?
Tanrı’daki bu iki irade arasındaki kompleks ilişkinin arkasında yatan fikir, Tanrı’nın bütün eylemlerin hakimi ve yöneticisi olduğu gerçeğidir. R. T. Forster ve V. P. Marston, Tanrı’nın herşeye hakim olan ve olayların meydana gelmesini buyuran iradesi diye bir şey olmadığını söyleyerek, Tanrı’nın buyuran iradesi ve emreden iradesi arasındaki ilişkiyi tamamen ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar: “ Kutsal Yazı’nın hiçbir yerinde Tanrı’nın mutlaka yerine gelecek olan planı veya iradesi diye birşey bulmak mümkün değildir.” Bu ciddi bir şekilde dikkate alınması gereken bir iddiadır.
Kutsal Yazı’da, Tanrı’nın, doğa veya insan tarafından gerçekleştirilen bazı yıkımları ve felaketleri kontrol ettiğine dair ayetler bulunmaktadır.
Amos.3: 6 Kentte boru çalınır da halk korkmaz mı? RAB'bin onayı olmadan bir kentin başına felaket gelir mi?
Yeşaya 45: 7 Işığı biçimlendiren, karanlığı yapan, Esenliği ve felaketi yaratan, Bütün bunları yapan RAB benim.
Ağtlar 3: 37-38 Rab buyurmadıkça kim bir şey söyler de yerine gelir?
İyilikler gibi felaketler de Yüceler Yücesi'nin ağzından çıkmıyor mu?
Elçi Petrus, Hristiyanlar’ın düşmanlarının ellerinden çekecekleri sıkıntılardaki Tanrı’nın parmağından bahsetmiştir. İlk mektubunda “Tanrı’nın isteği” konusunda iki farklı anlamda yazmıştır. İlk olarak bu istekten “aranılması ve ona göre yaşanması gereken” bir şekilde bahsetmiştir.
1.Petrus 2: 15 Çünkü Tanrı'nın isteği, iyilik yaparak akılsızların bilgisizliğini susturmanızdır.
1.Petrus 4: 2 Sonuç olarak, dünyadaki yaşamının geri kalan bölümünü artık insan tutkularına göre değil, Tanrı'nın isteğine göre sürdürür.
Diğer yandan Tanrı’nın isteğinden, ahlaki bir buyruk olarak değil, meydana gelecek olayları kesin bir şekilde belirleyen bir anlamda bahsetmiştir.
1.Petrus 3: 17 İyilik edip acı çekmek -eğer Tanrı'nın isteği buysa- kötülük yapıp acı çekmekten daha iyidir.
1.Petrus 4: 19 Bunun için, Tanrı'nın isteği uyarınca acı çekenler, iyilik ederek canlarını güvenilir Yaradan'a emanet etsinler.
Bu ayetlerde Petrus’un bahsettiği acılar kötü insanlardan gelecek acılardır bu yüzden de içlerinde günah barındırmamaları imkansızdır.
Aslında Yeni Antlaşma’da imanlılar, bütün hayatları ve hizmetleri konusunda, Tanrı’nın her şeye hakim oluşu gerçeğinin altındaki sakin ışıkta yaşar gibi gözükmektedirler. Pavlus, yapacağı yolculuklar ve ziyaretler konusunda kendisini şu şekilde tanımlamaktadır: Efesteki imanlılardan ayrılmadan önce, Elçilerin İşleri 18: 21 Ama onlara veda ederken, "Tanrı dilerse yanınıza yine döneceğim" dedi. Sonra Efes'ten denize açıldı. Korintlilere, 1.Korintliler 4: 19 Ama Rab dilerse yakında yanınıza geleceğim. O zaman bu küstahların
söylediklerini değil, güçlerinin ne olduğunu öğreneceğim.
1.Korintliler 16: 7 Sizi öyle kısaca görüp geçmek istemiyorum. Rab'bin izniyle uzunca bir süre anınızda kalmayı umut ediyorum.
İbraniler mektubunun yazarı isteğinin temel şeyleri geride bırakarak olgunluğa doğru ilerlemek olduğunu söyledikten sonra durup şunu ekliyor: “İbraniler 6: 3 Tanrı izin verirse, bunu yapacağız.”
Tanrı’nın her şeye hakim olarak bütün olayları yönettiğine inancı olmayan birisinin Tanrı’nın böylesine birşeye izin vermeyebileceğini düşünmesi oldukça zordur.
Yakup, Tanrı’nın her şeye hakim oluşuna gösterilmesi gereken saygıyı göstermeyip, bu hayattaki en ufak planlarında bile Tanrı’nın araya girip bu kişilerin yaşamlarına aniden son verebileceğini düşünmemeleri konusunda imanlıları eleştirmektedir.
Yakup 4: 13-16 Dinleyin şimdi, "Bugün ya da yarın filan kente gideceğiz, orada bir yıl kalıp ticaret yapacak, para kazanacağız" diyen sizler, yarın ne olacağını bilmiyorsunuz. Yaşamınız nedir ki? Kısa süre görünen, sonra yitip giden buğu gibisiniz.
Bunun yerine, "Rab dilerse yaşayacak, şunu şunu yapacağız" demelisiniz.
Ne var ki, şimdi küstahlıklarınızla övünüyorsunuz. Bu tür övünmelerin hepsi kötüdür.
Pavlus’u Yeruşalim’e gitme riskinden alıkoyamayan Sezariye’deki imanlılar şunu dediler:
Elçilerin İşleri 21: 14 Pavlus'u ikna edemeyince, "Rab'bin istediği olsun" diyerek sustuk.
Tıpkı Yakup’un dediği gibi, Pavlus’un öldürülüp öldürülmeyeceğine Tanrı karar verecekti.
Yaşamın en ince detayına kadar Tanrı’nın elinde yaşama düşüncesi ilk Hristiyanlar için yeni bir kavram değildi. Özellikle bilgelik kitaplarından olmak üzere, tüm İsrail tarihinden bunu çok iyi öğrenmişlerdi.
Süleyman’ın Özdeyişleri.16: 1 İnsan aklıyla çok şey tasarlayabilir, Ama dilin vereceği yanıt RAB'dendir.
Süleyman’ın Özdeyişleri.16: 9 Kişi yüreğinde gideceği yolu tasarlar, Ama adımlarını RAB yönlendirir.
Süleyman’ın Özdeyişleri 19: 21 İnsan yüreğinde çok şey tasarlar, Ama gerçekleşen, RAB'bin amacıdır.
Yeremya 10: 23 İnsanın yaşamının kendi elinde olmadığını, Adımlarına yön vermenin ona düşmediğini Biliyorum, ya RAB.
İsa’nın da bu konuyla ilgili herhangi bir sorunu olmamıştı, her zaman Tanrı’nın kontrolünde yaşadığımız gerçeğinin altını şu şekilde çizdi:
Matta 10: 29 İki serçe bir meteliğe satılmıyor mu? Ama Babanız'ın izni olmadan bunlardan bir teki bile yere düşmez.
Günlük yaşamın bütün detaylarının Tanrı’nın kontrolünde olduğuna inanmanın verdiği güven, Tanrı’nın durdurulamaz ve geri çevrilemez herşeye hakim amaçlarının açıklanışıyla peygamberlerin yazılarında da kaydedilmiştir.
Yeşaya 46: 9-10 Çok önceden beri olup bitenleri anımsayın. Çünkü Tanrı benim, başkası yok. Tanrı benim, benzerim yok.
Sonu ta başlangıçtan, Henüz olmamış olayları çok önceden bildiren, 'Tasarım gerçekleşecek, İstediğim her şeyi yapacağım diyen benim.
Yeşaya 43: 13 Gün gün olalı ben O'yum. Elimden kimse kurtaramaz. Ben yaparım, kim engel olabilir?"
Daniel 4: 35 Dünyada yaşayanlar bir hiç sayılır. O gökteki güçlere de dünyada yaşayanlara da dilediğini yapar.O'nun elini durduracak,O'na, "Ne yapıyorsun?" diyecek kimse yoktur.
Eyüp 42: 2 "Senin her şeyi yapabileceğini biliyorum, hiçbir amacına engel olunmaz.
Mezmurlar 115: 3 Bizim Tanrımız göklerdedir, Ne isterse yapar.
Tanrı’nın herşeye hakim olan ve yerine gelen iradesine olan güvenin verdiği en değerli yararlardan birisi de, bizler için sahip olmadan Rab’bi göremeyeceğimiz kutsallık (İbraniler 12:14) için “yeni antlaşma”nın temellerini atmasıdır. Eski antlaşmada yasa, taştan tabletler üzerine yazılmıştı ve değişmemiş yüreklere sadece ölüm getirmişti. Ancak yeni antlaşma vaadine göre Tanrı, insan iradesinin zayıflığından ötürü, kurtulmuş kişiler için olan amaçlarının kazaya uğramasına izin vermeyecektir. Tam tersine bizlerin olmamız gerektiği şekilde olmamız için yapılması gerekenin yapılacağı konusunda söz vermiştir.
Yasanın Tekrarı 30: 6 Sizin ve çocuklarınızın yüreğini sünnet edecek. Öyle ki, O'nu bütün yüreğinizle, bütün canınızla sevesiniz ve yaşayasınız.
Hezekiel 36: 27 Ruhumu içinize koyacağım; kurallarımı izlemenizi,buyruklarıma uyup onları uygulamanızı sağlayacağım.
Yeremya 32: 40 Onlarla kalıcı bir antlaşma yapacağım: Onlara iyilik etmekten vazgeçmeyecek, benden hiç ayrılmasınlar diye yüreklerine Tanrı korkusu salacağım.
Filipililer 2: 12-13 Öyleyse sevgili kardeşlerim, her zaman söz dinlediğiniz gibi, yalnız ben
aranızdayken değil, ama özellikle aranızda olmadığım şu anda da kurtuluşunuzu
saygı ve korkuyla etkin kılın.
Çünkü kendisini hoşnut edeni hem istemeniz hem de yapmanız için sizde etkin olan Tanrı'dır.
Bütün bu ayetlerin ışığı altında Forster ve Marston’ın, ne “Kutsal Yazı’nın hiçbir yerinde Tanrı’nın mutlaka yerine gelecek olan planı veya iradesi diye birşey bulmak mümkün değildir” sözlerini ne de Fritz Guy’ın, “Tanrı’nın iradesi, O’nun etkin amacı değil, genel isteği ve arzusudur” sözlerini anlayabiliyorum. Tam tersine KutsalYazılar bizleri tekrar tekrar, Tanrı’nın isteğinin bazen insan davranışlarının ahlaki standartlarını belirlediğine bazen de bu standartlara karşı olsa bile bu davranışların üzerinde mutlak bir kontole sahip olduğuna inanmaya yönlendirmektedir.
Buda şu anlama gelmektedir ki, “yerine gelen istek” ve “emreden istek” veya “herşeye hakim olan istek” ve “ahlaki istek” terimleri arasındaki fark, sadece Kalvinist teoloji tarafından ortaya atılmış suni bir ayrım değildir. Bu terimler, bütün Kutsal Yazı esinin tanımlanması için vazgeçilmez unsurlardır. Bu terimler, Kutsal Kitap’ın bir kısmını susturmadan tamamına Evet demektir.
Mantıklı mı?
Şimdi de, - sınırlı ve yanılabilen bir yaratığın yapabildiği kadarıyla – Tanrı’nın bu iki iradesinin nasıl birbiriyle uyum içerisinde ve mantıklı olduklarının üzerinde duracağım.
Bu ayetler hakkında söylenmesi gereken ilk şey, Tanrı’nın günah işlemediğidir.
Yeşaya 6: 3 Birbirlerine şöyle sesleniyorlardı:"Her Şeye Egemen RAB Kutsal, kutsal, kutsaldır. Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor."
Yakup 1: 13 Ayartılan kişi, "Tanrı beni ayartıyor" demesin. Çünkü Tanrı kötülükle ayartılmadığı gibi kendisi de kimseyi ayartmaz.
Bu konuda Jonathan Edwards şöyle demektedir: “Bir eylem kötü bir eylem olmasına rağmen, meydana gelmesinin iyi bir şey olabileceğini düşünmek asla çelişkili değildir. Örnek olarak, Mesih’i çarmıha germek kötü bir şeydi fakat Mesih’in çarmıha gerilişinin gerçekleşmesi kendi içerisinde iyi birşeydi. Başka bir deyişle, Tanrı kötü bir eylemin gerçekleşmesini kendi doğası içerisinde günah işlemeden isteyebilir.” Edwards, Arminyusçuların da aynı sonuca varmak zorunda olduklarının altını çizmektedir.
Bu konuda, Pavlus’un Tanrı’nın herkesin kurtulmasını istediğini söylediği 1. Timoteos 2:4 ayetlerinin tekrar gözden geçirilmesi yararlıdır. Bu konuda verilebilecek iki ihtimal vardır. Bunlardan ilki, evrende Tanrı’nın gücünden daha büyük olarak, O’nun istediklerinin gerçekleşmemesini sağlayan başa bir güç vardır. Bu fikri ne bir Kalvinist ne de bir Arminyusçu onaylamaktadır.
Diğer olasılık ise, Tanrı herkesin kurtulmasını isterken, herkesin kurtuluşunun gerçekleşeceği bir şekilde herşeye hakim iradesini kullanmamıştır. İşte bu, bir Kalvinist olarak Arminyusçularla birlikte kabul ettiğim çözümdür. Diğer bir deyişle hem Kalvinistler hem de Arminyusçular 1. Timoteos 2:4’ün üzerinde derin derin düşündüklerinde Tanrı’da iki farklı iradenin var olduğunu kabul ederler. İki taraf da Tanrı’nın herkesin kurtulmasını istediğini söyler. Fakat konu neden herkesin kurtulmadığına gelince hem Kalvinistler hem de Arminyusçular, Tanrı’nın herkesi kurtarmaktan daha da değerli bir şeye önem verdiği cevabını verirler.
Kalvinistler ve Arminyusçular arasındaki fark, Tanrı’da iki ayrı iradenin var olup olmadığı sorusuyla ilgili değil, fakat Tanrı’nın bu önem verdiği şeyin ne olduğu konusundadır. Tanrı herkesi kurtarmaktan daha fazla neyi istemektedir? Arminyusçular tarafından verilen cevap, Tanrı herkesi etkin ve karşı konulamaz bir lütufla kurtarmaktansa, kurtuluşun kişinin kendi kararına bırakılmasına ve muhtemelen sevgi dolu bir ilişkiyle sonuçlanmasına daha çok önem vermektedir. Kalvinistler tarafından verilen cevap ise, Tanrı’nın görkeminin, gazabında ve lütfunda tam olarak ilan edilmesi (Romalılar 9:22-23) ve kurtuluş için bütün yüceliği kendisine almak için insanı alçaltmasıdır (1. Korintliler 1:29).
Bu noktayı anlamak, 1. Timoteos 2:4’ün, Tanrı’nın herkesi kurtarmak yerine önem verdiği bu şeyin ne olduğu konusunda hiçbir şey söylemediğini görmek bakımından önemlidir. Bu ayetlerde ne özgür iradeden ne de herşeye hakim, etkin lütuftan bahsedilmektedir. Eğer elimizde olan tek şey bu ayetler olsaydı, Tanrı’nın neden herkesi kurtarmadığı konusunda sadece tahmin yürütebilirdik. Eğer bu ayetlerde özgür iradeye yönelik birşeyler bulunabilirse bu yorum, Kutsal Yazı’ya uygun bir yorumun sonucu değil ancak felsefik veya metafiziksel bir varsayımdan öteye geçemeyen bir spekülasyondur. Tanrı’nın bir anlamda herkesin kurtulmasını istemesi, diğer bir anlamda da istememesi, sadece bazı kişilerin kurtulacağı anlamına gelir. Bu yüzden 1. Timoteos 2:4 önümüzdeki sorunu çözmemekte tam aksine yaratmaktadır. Hem Arminyusçular hem de Kalvinistler, Tanrı’nın iradesinin O’nu herkesi kurtarmaktan kısıtlayan şeyin insanın özgür iradesi mi yoksa tanrısal belirlemenin görkemi mi olduğu konusuna cevap bulabilmek için başka yere bakmak zorundadırlar.
Hayranlık duyduğum Kalvinistler, karmaşık Kutsal Kitap yorumlarına basit ve kolay çözümler sunmak gibi bir iddiada bulunmamaktadırlar. Bu kişilerin yazılarının anlaşılmalarının zor olmasının nedeni, Kutsal Yazı’nın bazı kısımlarının, tıpkı Elçi Petrus’un söylediği gibi anlaşılmalarının zor olmalarıdır (2. Petrus 3:16).Bu Kalvinistler, Kutsal Yazılar’ı yorumlarken metne sadık kalmaya çalışmaktadırlar. Hem Kalvinistler hem de Arminyusçular zaman zaman, kendi karmaşık yorumlamalarına karşı yöneltilen suçlamaların aslında Kutsal Yazılar’ın kompleksliğine getirilen bir suçlama olduğunu hissetmektedirler.
Londra’daki Nonkonformist bir kilisenin pastörlüğünü yapmış olan Stephen Charnock’ın (1628-1680) Tanrı’nın iradesinin Kutsal Yazılar’da bir bütün halinde açıklanışı konusundaki yorumlarını dengeli ve faydalı buluyorum.
“Tanrı ne direkt olarak ne de etkin bir iradeyle günah işlemeyi iradesiyle buyurmaktadır. İradesinin açıklanışı olan yasası tarafından bunu yasakladığı için direkt olarak günah işlemeyi iradesiyle buyurmamaktadır öyle ki bu ikisinin aynı anda var olması demek, Tanrı’nın hem iyiliği hem de kötülüğü aynı şekilde istemesi demektir, ki bu da Tanrı’nın iradesinde bir çelişki olduğu anlamına gelir. Çünkü günah işlemeyi iradeyle istemek, günah işlemektir (Mezmurlar 115:3). “Tanrı ne isterse yapar”. Tanrı kesinlikle bunu isteyemez çünkü Tanrı günah işleyemez. Tanrı iyi birşeyin gerçekleşmesini olumlu bir buyrukla ister çünkü bu şeyin gerçekleşmesini belirlemiştir. Kötünün gerçekleşmesini ise özel bir buyrukla belirler çünkü bu kötülüğün gerçekleşmesini engelleyecek lütfu vermemeye karar vermiştir. Tanrı günah işlemeyi iradesiyle istememektedir çünkü aksi durumda bu, günahı onaylamak anlamına gelirdi. Fakat Tanrı günahın var olmasını istemiştir öyle ki, kötülükten kendi bilgeliği uyarınca iyilik çıkarabilsin.Günahın kendisini değil, olayın kendisini iradesiyle gerçekleştirmektedir.”
Benzer şekilde Jonathan Edwards, Charnock’tan 80 yıl sonra farklı bir terminoloji ile aynı sonuca ulaşmıştır.
“Tanrı’nın açıklanmış iradesi ve gizli iradesi veya “buyuran iradesi” ve “yerine gelen iradesi” arasında bir ayrım yapıldığında bu ayrımın iki anlamda yapıldığı açıktır. Tanrı’nın “yerine gelen iradesi”, “buyuran iradesiyle” aynı anlama gelmemektedir. Bu nedenle bu iki iradeni birbirinden farklı olduklarını düşünmek hiç de zor değildir : İki durumda da Tanrı’nın iradesi, Tanrı’nın isteğidir. Fakat Tanrı’nın erdemi sevdiğini, erdem istediğini veya yarattıklarının mutluluğunu istediğini söylediğimizde, o erdemin veya yarattığının mutluluğunun Tanrı’nın doğasının eğilimiyle uyumlu olduğunu anlatmak istiyoruzdur.
Edwards’ın söylemek istediğini kendi kelimelerimle açıklamam gerekirse, Tanrısal zeka öylesine sınırsız bir kompleksliğe sahiptir ki, dünyaya iki farklı mercekle bakabilmektedir. Tanrı, istediğinde dar açıyla istediğinde geniş açıyla bakabilir. Tanrı acı dolu veya kötü bir olaya dar mercekle baktığında günahın ve trajedinin kendi içerisinde ne olduklarını görmekte ve böylece kederlenmektedir.
Hez.18: 32 Çünkü ben kimsenin ölümünden sevinç duymam. Egemen RAB böyle diyor. Öyleyse günahınızdan dönün de yaşayın!". Fakat Tanrı acı dolu veya kötü bir olaya geniş açılı mercekle baktığında günahın ve bunun yarattığı trajedinin o noktaya gelişini ve ondan kaynaklanan herşeyi görmektedir. Tanrı bu olayın, sonsuzluğa uzanan bir mozaik gibi bütün bağlantılarını ve etkilerini görmektedir. Tanrı, bütün herşeyiyle (iyi ve kötü) bu mozaikten zevk almaktadır (Mezmur 115:3).
Tanrı’nın duygusal özellikleri anlayışımızın üzerinde sınırsız bir şekilde karmaşık bir doğaya sahiptir. Örnek olarak, Rab’bin dünyadaki 10 milyon Hristiyan’ın duasını aynı anda nasıl duyduğunu ve bu dualardan bazıları acı bazıları neşeyle dolu olduğu halde her birine teker teker şefkatli bir Baba gibi nasıl cevap verdiğini kim kavrayabilir? Kendisine aynı anda gelmelerine rağmen nasıl Tanrı ağlayanlarla ağlayıp gülenlerle gülebilmektedir? Veya Tanrı’nın dünyanın günahından dolayı her gün öfkeli olduğunu (Mezmurlar 7:11) ve yine de her gün, her dakika dünyanın bir yerinde tövbe eden bir günahkar için sonsuz bir sevinç duyduğunu (Luka 1:7, 10:23) kim kavrayabilir? Kim Tanrı’nın, kötülerin isyanı nedeniyle devamlı öfkeyle dolduğunu, halkının kutsal olmayan konuşmalarından kederlendiğini (Efesliler 4:29-30) yine de onlardan her gün zevk aldığını (Mezmurlar 149:4) ve hiç durmadan, eve geri dönen tövbekar çocukları için sevinç duyduğunu anlayabilir?
Hangimiz kompleks duyguların Tanrı için imkansız olduklarını söyleyebilir? Burada yapmamız gereken tek şey, O’nun bizlere Kutsal Kitap’ta söylemeyi seçtiği şeyleri kabul etmektir. Bizlere Kutsal Yazı aracılığıyla söylediği şey ise, kötünün yargılanmasından bir anlamda zevk duymadığı bir anlamda ise bundan zevk aldığıdır.
Bu yüzden Tanrı’nın kötünün ölümünden zevk alması veya almaması gerçeğinde tökezleyip düşmemeliyiz. Musa, İsrailliler’i eğer tövbe etmezlerse, Rab’bin onları yıkmaktan ve yok etmekten zevk alacağını (Yasanın Tekrarı 28:63) söyleyip uyardığında, Rab’be isyan edenlerin ve tövbe etmeyenlerin, Her Şeye Gücü Yeteni zavallı gösterme keyfine ulaşamayacaklarını söylemektedir. Doğru yargılarının zaferlerinde Tanrı yenilmemektedir. Bunun tam aksi geçerlidir. Musa, İsrailliler yargılandıkları zaman Tanrı için, adaletinin, gücünün ve sonsuzluğunun görkeminin sergilemesinde zevk alınacak birşey olacağını anlatmaya çalışmaktadır (Romalılar 9:22-23)
Tanrı herkesi kurtarıp kurtarmaması konusunda kendisine danıştığında, sadece dar açılı mercekle gördüğü gerçeklere bakmamakta, aynı zamanda herşeyi bilen bilgeliğiyle bütün olayları gözden geçirerek geniş açılı mercekle de bakmaktadır. Eğer Kalvinistler’in söyledikleri gibi Tanrı yalnızca bazılarını koşulsuz olarak kurtuluşa seçmeyi bazılarını ise seçmemeyi bilgece ve iyi gördüyse, birisi kurtuluş mesajının herkese sunulmasının ne kadar içten olduğu sorusunu sorabilir. Yürekten midir? Gerçek bir merhametten mi kaynaklanmaktadır?
Bu konuda verebileceğim açıklama Robert L. Dabney’in yaklaşık yüz yıl önce yazdığı bir makalede açıklanmaktadır. Dabney’in bu konuya yaklaşımı oldukça detaylı ve bu bölümde bahsettiklerimizin de ötesine gitmektedir. Her ne kadar Dabney’nin sözlerini “bu tanrısal iradenin gizini açıklamaya yeterli bir açıklama” olarak görmesem de, verdiği çözümün özünü doğru olarak görmekteyim.
Dabney, bu konuyu açıklamak için George Washington’ın yaşamından örnekler vermektedir. Andre adlı bir binbaşı, “aceleci ve talihsiz” bir şekilde ihanete girişerek genç ulusun güvenliğini tehlikeye atmıştı. “Washington’ın Yaşamı” adlı kitabın yazarın olan Marshall, Washington tarafından imzalanan ölüm emri hakkında şunları yazmıştı: “Baş komutan, görevin ve politikanın sert kurallarını uyguladığı yaşamı boyunca hiçbir zaman bu kişinin ölüm fermanını imzalarken olduğu kadar isteksiz olmamıştı”. Dabney, Washington’ın Andre için olan acıma duygusunun “gerçek ve derinden” olduğunu göstermektedir. Washington’ın öldürmeye ve sağ bırakmaya tam yetkisi vardı. O zaman neden ölüm fermanını imzalamıştı? Dabney şu şekilde açıklar, “Washington’ın, Andre’nin ölüm fermanını imzalamaktaki iradesi, acımasının az olmasından veya kaybolmasından değil bilgelik, görev, vatanseverlik ve ahlaki bir kızgınlık gibi daha yüksek ve kompleks yargıları bir araya getirmesinden kaynaklanmıştı.”
Dabney bu olaya ek olarak Andre’nin hayali bir avukatı olduğunu düşünür. Washington bu avukata, “Bunu hiç ama hiç istemeyerek ve acıyarak yapıyorum” der. Ardından avukat, “Bu konuda en yüksek otorite siz olduğunuza ve tek bir imzanızla bu kararı geri alabileceğinize göre, ölüm fermanını imzalamanız ikiyüzlülükten başka birşey değildir.” der. Dabney buna şu şekilde karşılık verir: “Böylesine bir iddia var olsaydı, kuşkusuz iddianın aptallığına eşit olurdu. Washington’ın acıma duygusu gerçekti fakat daha üstün motivler tarafından kısıtlanmaktaydı. Washington’ın suçluyu aklayacak resmi güçleri vardı fakat kendi bilgeliğini ve adaletinin yaptırımını bozamazdı. Tanrısal seçilmişlik konusunda bu örneğe karşılık gelen açıklama ise şu şekilde olmalıdır: “ Tanrı’da herkesi kurtarma isteğinin veya iradesinin olmaması acıma duygusunun yokluğunu gerekli kılmaz”. Tanrı’da gerçek bir acıma duygusu vardır , ancak tutarlı ve kutsal nedenlerden ötürü seçilmemiş olanların yeniden doğmalarını sağlayan irade sınırlanmaktadır.” Tanrı’nın sonsuz bilgeliği, O’nun bütün iradesini etkilemekte, yönetmekte ve bütün aktif prensiplerini birbiriyle uyumlu (baskın değil) kılmaktadır.
Başka bir deyişle, Tanrı mahvolan günahkarlar için derin ve gerçek bir acı duymaktadır. Yeremya, Tanrı’nın yüreğindeki bu gerçekliği şu sözlerle anlatmaktadır: “Ağıtlar 3:32-33 Dert verse de, Büyük sevgisinden ötürü yine merhamet eder;
Çünkü isteyerek acı çektirmez, İnsanları üzmez.
Bu ayetlerdeki İbranice “isteyerek” kelimesi (milibo) “yürekten” anlamına gelmektedir (1. Kings 2:33). Anlaşılan odur ki, Yeremya, Tanrı’nın meydana gelmesini sağladığı acıyı iradesiyle buyurduğunu fakat bunu duyduğu acıma isteği gibi yapmadığını söylemektedir. Acı’nın kendisi, Tanrı’nın yüreğinden gelmemiştir. Yeremya tıpkı bizler gibi, Her Şeye Hakim Tanrı’nın keder ve acıma gibi iki farklı şeyi aynı anda isteyebileceğini açıklamaya çalışmaktadır.
Tanrı’nın acıma duygusu ve günahkarlara yalvarışı yürektendir. Tanrı’nın yüreğinde, O’nun krallığına ihanet edenleri bağışlamak için içten bir eğilim vardır. Kendi yüce ve gizemli yüreğinde gerçek olan arzular ve istekler vardır – bunlar bize O’nun karakteri hakkındaki geçekleri açıklarlar. Yine de bu arzu ve isteklerin hepsi Tanrı’nın eylemlerini yönetmemektedirler. Tanrı, bilgeliğinin derinliğinde, hiçbir insan aklının asla anlayamayacağı bir plan doğrultusunda hareket etmektedir (Romalılar 11:3-36; 1. Korintiler 2:9).
Dabney, George Washington örneğinin Tanrı’ya uyarlanması konusunda bazı itirazların olacağının farkındadır. O’na göre, sınırlı ve sınırsız bir zeka ve irade arasında karşılaştırma yapabilmemizi sağlayacak hiçbir örnek mükemmel olmayacaktır. Yine de gelebilecek eleştiriler, suçluyu mahkum eden soylu ve yüce bir yürekte içten bir acıma duygusunun olabileceği gerçeğini geçersiz kılmamaktadır.
Bu yüzden, Yuhanna 3:16 ve 1. Timoteos 2:4’te söylendiği şekliyle Tanrı’nın dünyayı, bütün insanların kurtulmasını isteyen bir acımayla sevdiği gerçeğinin altını çiziyorum. Bununla birlikte, Tanrı’nın dünyanın başlangıcından önce kurtaracağı kişileri seçtiğinin de altını çiziyorum. Dünyadaki herkes kurtulmadığına göre, şu iki yol arasında bir seçim yapmak zorundayız: Ya Arminyusçular gibi Tanrı’nın herkesi kurtarma isteğinin insanın özgür iradesiyle kısıtlandığına inanacağız ya da Kalvinistler gibi Tanrı’nın herkesi kurtarma isteğinin, O’nun herşeye hakim lütfunun yüceltilmesine bağlı olduğuna inanacağız (Efesliler 1:6,12,14; Romalılar 9:22-23).
Kararımız, insanın sorumluluğunun neyi gerektirdiği hakkındaki metafiziksel varsayımlarımıza dayanmamalıdır. Asıl kararımız, Kutsal Yazılar’ın öğrettiklerine dayanmalıdır. Kutsal Kitap’ta insanların kurtuluşlarını belirleyecek en üst güce ve yetkiye sahip olduklarını göremiyorum. Anladığım kadarıyla bu görüş, metafiziksel önceden varsayımlara dayanan felsefik bir çıkarsamadır. Diğer yandan, bu yazı, kurtuluşta Tanrı’nın lütfunun her şeye hakim olduğunu ve her şeyi belirlediğinin Kutsal Yazılar’da öğretildiğini göstermektedir.
Bu yazıdaki amacım, Tanrı’nın herkesin kurtulmasını istemesinin seçilmişlik hükmündeki Tanrı’nın lütfuyla taban tabana zıt olmadığını göstermekti. Yukarıda, Tanrı’nın herkesi kurtarmak istemesini sınırlayan şeyin ne olduğu sorusuna olan cevabım, Tanrı’nın her ulustan ve her dilden insanın iman etmesi ve gazabını ve lütfunu sergilemesiyle, kendi görkemini seçilmişlerinin iyiliği için göstermesine bağlı oluşudur.
Çeviri: Yüce Kabakçı